Kasım 15, 2006

Haluk Nurbaki | Ezelden Mutluluk Çağına

A) EZELİN SIRRI

Allah, kendi güzelliğini seyretmek, kendi bilinmezliğinin sonsuz bestesindeki ahenkleri duymak için evrenleri yarattı ve ezel böyle doğdu.

Melekler, ruhlar, nefsler ve gönül ve bunların dekorunda yaşayan bitmeyen güzellikler... İşte ezel.

Cennet hikmetinde seyrettiğimiz sonsuz sevdalar, bin bir ışık, bitmeyen hazlar... ve işte ezel.

İç içe güzelliklerin ilâhi raksında birbirini kovalayan aşk­ların mekânsız iklimi... ve işte ezel.

Ne boyutlarında madde kafesi

Ne düşüncelerde kâbus

Ne yüreklerde vesvese

Ne umutlarda sönen zaman kaygusu

Ne duygularda ayrılık korkusu

İşte ezel! Taptaze ve serin. Dünyamızın derinlerinde esen seher gibi.

Zaten seher ezelden bir anlık hatıradır bizlere.

Ezeldeki zevk her zerremize sinen dayanılmaz bir sevda nağmesidir.

Ezeldeki boyutlar ve mekân ince bir tül gibi ilâhi raksların peşinde süzülür. Ezelde renkler içi İçe birbirini kovalayan şarkılar gibi canlıdır. Her yeni öykü hayallerin ötesinde yeni bir şehrayin sergiler. Her yaşanan güzellik sanki yeni bir ihtişamın başlangıcıdır. Yine ezelde ayrılık bir güzelden başka bir güzele geçişin türküsüdür. Dünyada, eşyayı esir alan zaman, ezelde zevklere mahkûm.

Gönüllerdeki sevda nağmeleri hep bu ezelden kaçan sessiz hatıralardır. O sonsuzluk dünyasından gelip hafıza bandımızın ardındaki sevda şarkıları bu yüzden derinden sarar bizi.

Evet, Allah kendi güzelliğini seyrediyordu, san'atının sonsuz nakışlarında. İlâhi sevginin her dalgası, yeni bir ihtişamı sergiliyor; sonsuz besteye yeni bir cennet sahnesi ekliyordu. Sonsuz zerrelere can veren bu ezel sırrı, rahman hikmetiyle hep sevdalı, hay sırrı ile hep taze ve canlıydı. Duyguların özünde vedûd cereyanı ile hep aşk besteleri coşkulu. Ve âlâ olan Rabbın sonsuz güzelliği, bitmeyen gönül secdelerinde serili, Raks ve semâ, hem gönülleri enfüsden, hem varlıkları âfaktan sarmış. Hiç bir ufuk, hiç bir çizgi bu sevda ülkesinde sevenle sevileni bilemezdi.

Elbette tüm güzellikler Allah'tandır ve hazlar, sevdalar da O'nun sırrı.

İşte ezelin bu sonsuzluk denizinde bitmeyen ve bitmeyecek olan hikâyesi, gönüllerin ebedi şarkısı gibi yaşar, durur. Kesret, ayrılıklar hep ondan ötede kalışın bitmez acılarıdır.

Bu rüyalardan güzel gerçek hayatın ufkunda, ezelin sinesinde, bir an yeni bir aşk fırtınası doğdu. Her varlığın en derin noktalarından, özünden, dayanılmaz bir hazzın alev alev yakan zevki tüm güzellikleri sarıverdi. Sanki tüm raksların, güzelliklerin her noktasından ışık ışık bir başka senfoni parlayıverdi.

Bu aşk fırtınası neydi? En derinlerimizden bizi saran bir sedâ mı, bir arzu mu?

Ve şiddetinden mekânsız fırlayan bu muhteşem beste, her zerreye ve sonsuz mesafelere yayılıverdi. Ezeli her yerinden titreten, nağmelerin en güzeli, sözlerin en muhteşemi... Evet, Allah emrediyordu tüm mekânların özünden:

— Elestü Birabbiküm (Ben sizin rabbiniz değil mi­yim?).

Bu aşk fırtınasının bestesi, bu muhteşem sedânın bitmez dalgaları hâlinde sonsuz zaman ufuklarına yayıldı. Yitirdiğimiz hâfıza bandı arkasında, izlerini gönül ekranında sezdiğimiz dayanılmaz sevda ve cazibe hep bu muhteşem sedâyadır. Zaman başlar, akar biter, fakat aşk fırtınası bitmez.

Bilmediğimiz mutluluğu bu yüzden çağlar boyu arar, dururuz. Bu yüzden cennet kokuları âşıkları sarhoş gibi dolaştırır aramızda. Ve yüreklerimizde bu yüzden esrarlı bir özleyişin nağmeleri titreşir, durur.

Bu yüzden güzeli arar, bu yüzden çırpınan yüreğimizin ardından çılgın gibi koşarız. Bu yüzden aşklar, sevdalar taze baharın sırrında nokta nokta dolaşır dünyamızda. Ve ezel bu yüzden hep hasrette yaşanır, tükenmeyen ayrılık acısı hep bu yüzdendir.

B) ELEST MECLİSİ

Evet, şimdi ezelin billur sînesinde alev alev yanan, nur nur parlayan ve idraklerin her noktasında soluyan bir beste vardı:

— Elestü Birabbiküm.

Bütün varlıklar enfüslerinden ve âfaklarından onları saran bu müthiş ilâhi sevda bestesi ile sarsılıyordu. Ve herşey sanki sonsuz bir hazzın doyulmaz ateşinde kavruluyor ve eriyordu.

Sonra bu haz, müthiş bir haşyete döndü.

Ve sonra varlıkların, boyutların, ruhların sonsuz sahillerinde mecaller tükeniverdi. Dayanılmaz güzelliklerin mekânlara zerre zerre alevlenmiş gibi bu muhteşem nağmenin sırrında eridi.

Bu müthiş emir öylesine kudretliydi ki, sanki her varlığın içinde yeni bir an yaratıyor, sonra da susan her noktayı mekânda siliyordu. Varlıkların özünde ışıklar tek tek sönüyor, sonsuz yokluklara dönüyordu.

Düşüncelere mecal veren idraklerin özünde bile yalnız bu ilâhi sevda emri çınlıyordu:

— Elestü Birabbiküm.

O ana kadar yalnız seyredilen ve yaşanan güzellikler, sanki şimdi hayş sırrı ile canlanmış, dile gelmiş, bu ilâhi emir şeklinde yansımıştı. Düşünce ve idrâkın mekânlarında her varlık, ilâhi san'atın binbir parlayışını görüyor, seziyor, yaşıyor; fakat o ilâhi emrin dalgalarına dayanmaya mecâl bulamıyordu.

Çünkü tüm varlıklar idrak mekânlarında bu sedâdan başka dayanacak, tutunacak mecâl bulup, cevap verecek bir nokta bulamıyordu. Her varlığın özünde, bir çıkış imkânı, esrarlı bir kurtuluş umudu titreşiyor; fakat kimse bu meçhul noktayı bulamıyordu.

Evren tümüyle bu emrin ihtişamı ile dopdoluydu. Ruhlar bile sığınıp soluyacak bu meçhul noktayı sezememişti...

Ve sonra tüm varlıklar mecalsiz kül yığınları gibi solmaya başladı. Boyutlar cüceleşti, sonra yavaş yavaş dürülmeye başladı. Mekânlar birbirinden hayal gibi uzaklaşıyordu. Yalnız gönüllerin en uzak noktalarında bir niyaz titreşiyordu. Evet, belki de belli belirsiz bu niyaz dışında her şey soluyor, tükenip bitiyordu.

Bu paniğin nedeni, varlıkların kendi mekânlarında tutunacak bir nokta aramaları idi. Sanki bu ilâhi emre cevap verebilmek için her eşya nefs perdesinde bir mecale sığınmak çabasına düşmüştü. Bu ise gerçekte bir benlik çıkmazı idi. Hâlbuki evren, enfüs ve âfakı ile mekânın her noktasında ilâhi güzellik ve kudretle dolu idi. Ve benlik bu andan itibaren kendine ayrı bir mekân aramak, kimlik aramak gafletini temsil edip duruyor.

Ezelin solgun çehresinde birdenbire bir mûcize doğdu. Sonsuz mekânlarda yeni bir aşk nağmesi raksetti. Yepyeni bir güzelliğin hayat veren câzibesi tutuşuverdi:

— Belî (evet) Rabbimizsin.

Bu sır, Fahr-i Kâinat Efendimizin kalbinden coşup gelivermişti.

Bu hamd seli, evreni yeniden taptaze bir hazza boğdu. Sanki sonsuz güzelliklerin kapanmaya yüz tutan goncası yeniden açılıverdi.

Kimdi ezelin sînesinde bu sedâ nakşı, kimdi bu güzeller güzeli?

Kimdi evrenleri tükenmişlikten kurtaran bu hamd selinin sırrı?

Hamd ihtişamı içinde kulluğun en muhteşem noktasında evreni saran bu niyaz, perde perde gönüllerde titreşen umutları alevlendi. Ona en yakın olanlardan halka halka «belî» niyazları yükseldi. Ruhlar, tek tek yeni doğan yıldızlar gibi bu ışıklardan mecal bulup parladılar. Ve evren Fahr-i Kâinat gönlünde bir gonca gibi açılıverdi.

Ve tüm varlıklar kulluğun sonsuz zevkine erdi...

Mekânlar, renk renk ilâhi güzelliğin sırrından yeni aşk şarkıları besteledi.

Galaksiler, atomlar bu hamdin coşkusu ile semâ ederek kader perdelerinden iniverdiler. Atomların özünde sonsuza dek Allah'ı zikreden, birbirinden güzel şarkılar doğdu. Sonsuz ışık dünyalarında tükenmeyen ışık şölenleri başladı.

Ve cennet perde perde bir gelin gibi ilâhi güzellikleri sonsuz boyutlara sergileyiverdi.

Şimdi ezelde yepyeni bir can, binbir pırıltı raks ediyordu. Ve onların merkezinde, Efendimizin gönlünde hamd niyazı coşuyordu süresiz.

Muhammed'in (S.A.V.) hamdinden tüm evrenlere ışık ışık zikirler yayıldı. Melekler, sonsuz hazların coşkusunu yine mekânların ötesine, yeni âlemlerin sınırsız ufuklarına yaydılar.

Allah, bu büyük bayram gününde Efendimize evrenin en büyük iltifatını yaptı:

— Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'ül-eflâk (Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım).

İşte birinci bölüme temel olan «Ben Allah iken, meleklerimle beraber Peygamberime salât u selâm ederim. Ey insanlar, siz de salât u selâm getirin, ona ileteyim» (1- Enbiyâ Sûresi, âyet: 107) âyeti bu gerçekleri yansıtmaktadır.

Âyet-i kerimenin meleklere yönelen hikmeti, hamd niyazının melekler tarafından sonsuza dek âlemlere yansıtılmasını anlatmaktadır.

Şüphesiz ki Allah, bu yeni doğan ezel sırrı içinde hilkatlere ve sonsuz güzelliklere ilâhi damgasını basarken, sırr-ı Muhammedî'nin hamd niyazını her noktada sergilemiştir. Âyetin son cümlesi ise, inananların «Belî» niyazında hayat sırrı taşıyan bağlılıklarını hatırlatmaktadır.

Salâvat-ı Şerife okuyarak, bütün inananlar, elest meclisinin anlaşılması güç bu hikmetlerini, kaybolmuş hafıza bandının ötesinden; gönül penceresinden seyredebilir. Yoksa insanın kendi başına inandığını sanması, Allah'ın sonsuz hikmetlerini kavradım gafletine düşmesi; elestteki paniğin bir parçasıdır. Bu yüzden îman ancak gönüllerde yaşayan bir hikmettir. Elestte Efendimizin gönlünde doğan hamd niyazı, ancak gönüllere can veren hikmettir. Nefsin perdesinde yaşayanlarsa, Elestteki gafletlerini tekrar ederek, benlik çıkmazında bocalamaya mahkumdur. Mânâ ilimlerinin bile en zor bölümü olan Elest Meclisi konusunu kitabımızın ilk bölümünde aktarmaya çalışmamızın nedeni, işte yaradılışın bu temel sırrına yaklaşmak içindir.

Bu tarzda gerçeğe yaklaşmadan, yüce yaradanımızı, Kur'ân'ı anlayıp imân etmek mümkün değildir.

Tamamiyle mânâ ilimlerinden açtığımız bu pencere yanında, şimdi bir başka pencereden hilkatteki hikmetleri izleyerek aynı noktaya çıkmaya çalışacağız. Böylece derinlerden daha dışa doğru kavranması nisbeten kolay olan hilkat sırlarına hakiki ilmin ışığı altında yaklaşacağız.

C) HİLKATIN ÖZÜNDEKİ SIR

Ezel bir başlangıç değil, hilkatın ta kendisi ve özüdür. Hilkat, sonsuz güzelliklerin, ilâhi tecellilere sevda fırtınası ile yansımasıdır. Ve Efendimizin hamd niyazı ile bu muhteşem hikmetler, ilâhi san'atın akıl almaz zevkinde billurlaşmıştır.

Bu yüzden, ezelin sînesinden fırlayan her yeni hilkat, kulluk hazzını Kalb-i Muhammedî'nin hamd sırrından alır. Ve bu yüzden Efendimizin ilk ismi: Muhammed'dir (S.A.V ).

Yine bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimizin mutlak kulluğu temsil ettiği için; daha doğrusu mutlak kulluğun sırrını bulduğu için ismi yanında daima « Abdühû» , yani «kulu» ismini kullanırdı.

Elestte tüm varlıkların benliğe düşmelerine rağmen, Efendimizin hamd sırrına erişebilmesi, Kalb-i Muhammedî'deki benlikten arınmışlık güzelliğidir. Bu hikmet de ikinci isminde simgelenmiştir: Mustafa'dır (S.A.V ).

Bu ana gerçek bilinince, herhangi bir kulun sonsuz güzelliklere hayran kalıp, Allah sevdasına talip olması hâlinde «Muhammed Mustafa» (S.A.V ) sırrından bir nebze de olsa taşıması gerekir. İşte bu yüzden kulluk hikmetinde hamd niyazı ve arınmışlık bir ölçüdür. Fâtiha'nın evrenleri tarif eden müthiş şifresinde, hilkatın bu en derin sırrı, hamd ile başlayarak vurgulanmıştır. Bu yüzden bütün varlıklar o sırrı tanır ve o sırra salât u selâm eder.

Şimdi ilâhi hilkatın mutluluk çağına kadar ulaşan hikâyesini izleyelim:

Sonsuz hamd raksının dalgalarında bitmez güzelliklerin temsilcisi melekler yaratıldı. Ve sonra evrenin sonsuz boyutlarında binbir âlem sergilendi. Melekler pırıl pırıl şarkılarında hep hamd niyazını bestelediler.

Allah, boyutların binbir gergefinde âlemlerin iskeleti sonsuz mekânları yarattı. Ve sonra zaman ağında ilâhi murad kader programları işledi. Efendimizin hamdinden atomlara besteler indi. Ve bir kudret noktasından galaksiler sonsuz mesafelere sergilendi. Böylece mekânlara ışık ışık, renk renk binbir motif işlendi. Galaksiler cümbüşü öylesine müthiş rakslar peşine düştü ki, hendesenin zihinlerde san'atlaşan tüm görüntüleri, yıldız aileleri şeklinde semâların sonsuzluğunda dekorlaşıverdi.

Bütün bu güzellikler arasında bir başka gezegen vardı, toprağında hikmetler coşan, atmosferi sevdalı, huşû içinde kendi güneşi etrafında hamd raksını bir derviş zevki ile sürdürüyordu. Besbelli güzeller güzeli bir sırra sahipti. Bu, bizim dünyamızdı. Ve Allah o toprağın sırrından bir motif işledi. Sonra da kalbine Efendimizin gönlünden bir mânâ cereyanı bağladı. Ve Âdem'i yarattı. Sonra onu başka mekânlara, cennet güzelliklerine ışınladı.

Acaba, neden toprağa bu sırrı verip, sonra cennet mekânlarına yansıttı Âdem'i?

Çünkü o toprağın atomlarında bir hamd niyazı, aşk şarkısı vardı. Allah, maddenin ölümlü kafesinden bu sevda niyazlarını Âdem'in bedeninde edebileştirmek için, cennet mekânına ışınladı maddeyi.

İşte arzın hikâyesinde bütün moleküller bu gerçeği bilmekte ve büyük bir aşkla insan bedenine koşmaktadır. Bakın nasıl:

Arzdaki bütün moleküller canlının temel yapı taşı olan DNA molekülüne girme yarışındadır. Bu nedenle toprağın sonsuz mikrobu havanın azotunu bitkilere yansıtır. Onlar da birbirinden lezzetli tadlarıyla, birbirinden kuvvetli vitaminleriyle, hikmet dolu ilaçlarıyla süsledikleri varlıkları insan yapısına katmak isterler.

Yoğurt bakterisi kendi neslinin zıddına, fakat insana ya­rayan binlerce harika enzim ve vitamini bu nedenle insanoğluna hazırlar.

Elma bu yüzden terkibine insanın günlük C vitamini ve iki değerli demir ihtiyacını nakşetmiştir. Sonra da bunları korumak için meyva asitlerini hazırlamış, insanoğlunun midesini bu asitler tahriş eder diye, harika reçetesine karbonat iyonları eklemiştir. Bunun sırrı çok nettir. O da tüm varlıklar gibi, Fahr-i Kâinat hikmeti olan «hamd»ı bir insan bedeninde yaşamaya sevdalıdır.

Allah toprağa hay sırrı verip Âdem'in bedenini yarattığı an, tüm ruhlara birer isim vererek bedenlerinin şifresini; dolayısıyla sîmalarının fotoğraflarını Âdem'in meni hücresine programlamıştır.

Cennetin sonsuz güzelliklerinde yaşayan ruhlar böylece sırası geldikçe beden atına akıverdiler. Ve sonra dünya hayatına milyarlarca öykü sıralandı. Ruhlar bedene ışınlandıkça, gönül merkezlerinden insanlar Efendimizin hamd cereyanına bağlanıyordu.

Sûre-i Tîn'de geçen ahsen-i takvim hikmeti budur. İnsanların dünyadaki zaman eylemine bu ahenk içinde ışınlanması, beşeriyet tarihini temsil etmektedir. Çağların ahenginde, insanların kaderinde hep elestin sırrı hakimdir.

Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere mecal veren «Belî» hamdine en yakından katılanlar, mânâ âleminin kendine has pırıl pırıl yıldızlarıdır. Bu yüceler dizisi, insanlığın şerefi ve övüncüdür. Bu ruhlar zaman düzlemine ışınlanırken, Efendimizin mutluluk çağına hususi surette monte edilmiştir. İkinci bölümde dünya hayatlarını izleyeceğimiz bu İslâm yüceleri, elestte Efendimize yakınlık derecesi açısından muhteşem raks halkalarını temsil etmektedir. İç içe iki dalga hâlinde nakşolan bu yüceleri iki ayrı fazda görürüz.

Elestte, Efendimize en yakın niyazların temsilcilerinde, birinci halkada Efendimize sıhriyet yakınlığı olanları görüyoruz.

Bu ilk halkanın merkezinden dışa doğru dizisi Hz. Hatice ve Hz. Fâtıma annemizden başlar. Efendimiz bu diziyi bite tanıtmak için «Âliabâ» formülünü vermiştir. Yani bu iki annemize ilâveten Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ve Hz. Muhsin. Bu dalganın raks devamı Ehl-i Beyt'le devam eder. Efendimize yakın hamd niyazlarının bir başka halkası ise ilk yakın hamd niyazlarının bir başkası ise ilk Müslümanları temsil etmektedir. Bu halkada Hz. Zeyd, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Şeyma, Hz. Bilâl, Hz. Rukaye, Hz. Caferi Tayyar, Hz. Ammar, Hz. Osman, Hz. Hamza, Hz. Âişe, Hz. Sümeyye, Hz. Nesibe, Hz. Veysel Karâni, Hz. Saad ve Hz. Dıhye de vardır. Ve bu halkalar iç içe devam ederek başta Efendimizin muhterem anne ve babaları Hz. Âmine, Hz. Abdullah olmak üzere diğer ashab-ı güzini temsil eder. Sonraki halkalar âşıkları, velîleri, Peygamberleri sıralar. Mü'minler de net olarak bu halkaların daha sonraki rakslarında mevcuttur.

Kur'ân'ın, Fâtiha dolayısıyla «hamd» niyazı ile başlaması, işte bize elestin bu hikmetlerini yaşamaya davettir. Burada çok özel bir hikmeti de anlatmak istiyorum.

Elest meclisinde âlemler yeniden doğunca: Fahr-i Kâinat Efendimiz, «Belî» diyen bütün mü'minlere bir hamd namazı kıldırmıştı. Aslında Bayram Namazı bu muhteşem namaza bir işarettir.

Elest namazında, Fâtiha'yı Efendimiz okuduğu için, bu sûrenin akışı bir niyaz formu taşır. Cenab-ı Hak Fâtiha'yı sûre şeklinde emir buyurup inzal edince, tüm inananlar işte elestte yaşanan ve motifleri hiç bozulmayan büyük bayram namazına davet olmuşlardır.

Namazın mîraç hikmeti, gerçek mü'minin elest namazına ışınlanması şeklinde de ifade edilebilir.

Hilkatın temel ilkelerinden bir tanesi, sonluluk ile çokluk âlemi arasında yasal bağlantıdır.

Bir varlık, yaratıldığı andan itibaren belli bir mesafede farklı bir mekân kazanmak zorundadır. Ancak, bir yandan da bu mesafe ve kişilik arttıkça eşya belli bir sona yaklaşır. Bir başka deyişle, kişileşme arttıkça yok olmaya doğru sür'atli bir yaklaşım başlar. Bütün ışınlar, atom çekirdeği, galaksiler bu anayasanın hükmü altındadır. Ancak insan çok farklı ve değişik bir varlıktır. Madde atına yansıyan ruhun bekâ ilgisi, daima teklik sırrına bağlıdır. Hâlbuki nefsin benliği, kişiliğini koruma çabası içinde devamlı sonluluğa yaklaşır.

Ruh, ebediliğine rağmen, bedene hapsolduğundan kişilik ve farklılık kazanmış, bu nedenle de bir anlamda fâniliğe mahkûm olmuştur. Hâlbuki Allah insanın kişilik ve benlikten kurtularak sonsuzluğa yansımasını istemektedir. Nefis, dünyadaki benlik ve çıkar kavgası, bir anlamda nefsin elestteki paniğini temsil etmektedir. Çünkü mekânlarda kendine tutunacak bir yer aramakta, bir anlamda kendi varlığını müstakil bir eylem sanmaktadır.

İşte, elest meclisinin fevkalâde önemli olan sırrı bu noktada başlar. Bu mecliste Efendimizin hamd niyazına katılabilenler, nefsin bu yanlış fırtınasından kurtulabilenlerdir. Ancak, elest meclisinde Efendimizin «Belî» hamdından sonra, sıra ile bütün insanlar ayakta kalabilmek için bu niyaza mecburen katılmışlardır. Hâlbuki Cenab-ı Hakk'ın insandan istediği, Cenab-ı Hakk'ı kulluk fazı içinde idrak edip ihlâs ile «Belî» demesidir.

İmtihan niteliğindeki dünya hayatının nedeni, işte bu hamd niyazında ihlâs taşıyıp taşımadığımızın sergilenmesinden ibarettir. Allah yüce kitabında elest meclisinden verdiğimiz söze sadık kalarak mahşere ak yüzle gelmemizi emretmektedir. Demek ki, elest meclisinden genel anlamda bütün varlıklar varlıklarını koruyabilmek için geç de olsa «Belî» demişler, bir anlamda demek zorunda kalmışlardır. İhlâs dolu kulluk ise, bu dünyada îmanımızla ve amelimizle göstereceğimiz zorunlu bir imtihandan sonra ortaya çıkacaktır. Efendimizin kulluk konusuna ısrarla önem vermesi, âdeta her imzasında kulluğu peygamberlikle yan yana anması bu derin hikmete işarettir.

Dikkat ederseniz, elest meclisindeki panik, varlıkların ilâhi güzellik karşısında kulluklarını idrak edememelerinden doğmuştur. Yani varlıklar kendi kişiliklerinde tuhaf bir duygu olan benliğe kapılmışlar, ezelin her noktasında Cenab-ı Hakk'ın tecellisinden başka bir hikmet olamayacağını anlayamamışlardır. İşte Efendimizin ezelden ebede yaratılanların en yücesi olan insanoğluna öğrettiği müthiş sır budur: İnsan, ahsen-i takvimden yaratılmış, evrenin bütün alemlerine açılabilen, yansıyabilen harika bir varlıktır. Ama bu harika varlığın tüm kabiliyetleri Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından yansıyan kudretlerden ibarettir. İnsanın; kendinde, kendine has hiçbir kişilik kuvveti olamaz. Çünkü o kuldur, yaratılmıştır ve onda var olan her şey ilâhi tecellinin yansımalarından ibarettir. Efendimizin öğrettiği bu fevkalâde önemli hikmet, insanın edebiyete yansıyıp mutlu olabilmesinin yegâne anahtarıdır. Bu formül ise Fâtiha'da zarif bir şekilde billurlaştırılmıştır.

Yine bu hikmetler dolayısıyla Efendimiz her türlü mucize ve olağanüstü davranışlardan kaçınmış, yalnız haysiyetli insanın kulluk hamdi içindeki modelini savunmuştur.

İkinci bölümde göreceğimiz gibi, İslâmiyet'in en soylu mücadelesi Uhud Savaşı bu yüzden gerçek bir zaferdir. Yalnız yaradanın sonsuz güzelliğini evrenin her noktasında sezmek, bulmak ve onu yaşamak ilkesi, Efendimizin ezelde bulduğu hamd sırrının kaynağıdır.

Ahlâk-ı Muhammedî böylece hilkatın en hikmetli sırrı olarak doğmuş, sonra sonsuz bir sevgi dalgasıyla edebileşmiştir.

D) ÂDEM VE SONRASI

Ve Allah toprağın aşk şarkıları söyleyen atomlarından Âdem'i yarattı. Sonra ona ruhu ışınladı ve onun gönlüne Fahr-i Kâinat nurundan bir ışık yaktı...

Önce meleklere:

— Onu gezin, buyurdu.

Melekler ışından yaratılmış şeffaf bedenleriyle, Âdem'in hem mikro dünyasını, yani atomlarını ve hücrelerini gezdiler. Hem de makro dünyasını sezdiler. Onun tüm beden inceliklerini, ruh yapısını ve sonra Âdem'in gönlünde yanan nur-u Muhammedî'yi seyrettiler.

Sonra da Allah:

— Ona secde edin, buyurdu.

Melekler, Âdem'in gönlündeki nur-u Muhammedî'yi sezip, o nurun kendilerini elest meclisinde kurtaran hamd niyazından yansıdığını fark ettiler ve hemen secde ettiler.

Şeytan ise gururu yüzünden o nuru fark edemedi. Zaten elest meclisinde de çok sonraki fazlarda «Belî» coşkusuna katılabilmişti.

Ve şeytan ona isyan etti.

Sonra bilinen ilâhi tecelliler ard arda yansıdı. Adem arza döndü. Sonra bütün ruhlara Allah bir beden verip insanlık çağını programladı.

İnsanlar elesti unuttukça, kullukta şaşırdıkça Efendimizin sırrından bir peygamber gönderiyordu. Böylece Nur-u Muhammedî'nin ümmet sırrı, yani milletlerine sahip çıkma hazzı çağlar boyu devam etti. Peygamberler bu sır içinde akıl almaz zorluklara katlanarak insanları uyarma hizmetini sürdürdü durdu.

Yüce kitabımız bu yüzden peygamberlere aralarında fark gözetmeden saygı göstermemizi emretmektedir.

Çeşitli kavimlere tarihin sonsuz derinliklerinde birçok peygamberler gelmiş ve insanları kulluğun mutlu çatısı altına çağırmışlardır. Bu peygamberlere Allah vahiy yolu ile emirlerini göndermiş, bazen suhuflar, bazen de kitaplar vermiştir. Ancak hükümler daima devrinin ve milletlerinin hususiyetleri içinde sınırlanmıştır. Gerçi peygamberler tebliğlerini tüm insanlığa yapmıştır. Ancak, sorumluluğu kendinden sonra gelen peygamber çağına kadar devam etmiştir. Yüce kitabımız Kur'ân ise ilâhi emirlerin tümünü çağların ötesine yansıtmış ve değişmezliğini ilân etmiştir. Hemen hemen bütün peygamberler Efendimizin geleceğini önceden bildirmiş, derin sevgilerini dile getirmişlerdir. Bunlardan çok önemli olan iki görüntüyü nakletmek istiyorum:

a) Hz. İbrahim: Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyaya teşrif edeceğini haber alınca:

«Ya rabbi, Kâinatın Fahr-i Edebisini benim sulbümden halk et» diye kesiksiz duaya başladı. Ve biz, bu yüzden namazda İbrahim'in evlâtlarına salât-ü selâm ederiz.

Bu duanın yüzü suyu hürmetine bıçak Hz. İsmail'i kesmedi, ona diyet olan kurbanı şereflendirip kutsallaştırdı.

Yine bu duanın hikmeti Hz. İbrahim'i Nemrut'un karşısında muvaffak kıldı. «Selâmetle soğu» emri gelerek, Nemrut'un ateşini rahmetli bir suya çevirdi.

Bütün bu hikmetler Fahr-i Kâinat Efendimizin sırrını sezmenin müjdeli nimetleridir.

b) Hz. İsa: Ruhlar âleminde peygamberler tayin edilince, bütün peygamberler sevinç ve huşû içinde coşmuştur. Yalnız Hz. İsa mahzundu. Allah bu hüznün sebebini sorunca, Hz. İsa:

— Peygamber olmaktansa Hz. Muhammed'in ümmeti olmayı tercih ederim, dedi.

Allah da:

— Ya İsa, mademki bu zevki sezdin, seni dünyaya ikinci kez göndereceğim, hem de Müslüman olarak, buyurdu.

Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelme sırrı bu hikmetten doğar.

Hz. İsa İncil okurken «Faraklit» kelimesi geçince (Efendimizin İncil'de geçen ismi) parmaklarını öper, gözlerine sürerdi.

Kur'ân'ın Ehl-i kitaba özellik tanıması hep Hz. İsa'nın Efendimize olan muhabbetindendir. Hıristiyan âleminin, çılgın ve çirkin materyalist akımlar karşısında yine ayakta kalabilmesi, hep bu muhabbetin sırrındandır.

Hz. Mevlânâ'nın Hıristiyanlara karşı gösterdiği özellik hep Hz. İsa'nın Fahr-i Kâinat Efendimize olan muhabbetinden doğar.

Ne yazık ki, bu hikmeti çok derinden sezen Fatih'in davranışlarını bile çağlar boyu anlayıp uygulayamadık. Boş yere kavgaların, düşmanlıkların içinde bocaladık.

İlkel düşünceli haçlı zihniyetini, Hz. Mevlânâ ve Fatih'in dahiyâne sezgileri içinde karşılamak ve bunu devam ettirmek bütün medeniyete çok şey getirir. Samimi bir İsevî ile ateist bir marksisti çok iyi ayırmalı ve Kur'ân hükümlerinin Ehl-i kitaba yönelik ılımlı ilgi hikmetini bulmalıyız.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Efendimiz Dünyayı Şereflendiriyor

A) ZAMAN DÜZLEMİNE YANSIYAN NUR

Yüce Rabbimiz, evrenlerin göz bebeği sevgilisi Hz. Muhammed'i (S.A.V.) zaman düzleminde tüm evrenlere rahmet olarak lütfetmeyi murad etti.

Nazlı emanetin bedenini, soylu İbrahim neslinden ta Hz. Abdullah'a kadar akıl almaz biyolojik itinalar içinde taşıdı.

Hz. Abdullah, beyaz tenli güzeller güzeli bir yiğitti. Yüreğinin güçlü duyguları ile süslü ahlâkı tüm insanları hayran bırakıyordu. Merhameti, cömertliği daha genç yaşında çevresini güneş gibi aydınlatmıştı. Mekke'nin bu en yakışıklı genci için istediği kızla evlenmek mümkündü. Ancak, onun yüreği nazlı güzel Âmine annemize nakşolmuştu.

Âmine annemiz de çok soylu bir aile yapısı yanında, emsalsiz bir ruh inceliğine sahipti. Hassas gönlü onu şair yapmış, güçlü ruhu da çağının en itibarlı bir düşünürü hâline getirmişti.

İşte bu iki nazlı güzel, Efendimizin beden motifindeki hikmetleri taşımakla görevli yücelerdi. Ta elestte Efendimizin yanında hamd niyazına katılan bu mutlu yıldızlar, Efendimize anne ve baba olmakla tarihin en büyük şerefini paylaşıyordu.

Ne var ki Allah, sevgili Muhammedine öylesine âşıktı ki; O'nu beşerî ilgiler içinde bir başkasının büyütüp sevmesine bile tahammül edemiyordu. Bu kâinat incisini küçük yaştan itibaren kendi Allah'lık sırrı içinde bizzat tasarrufunda bulundurmak istiyordu. Nitekim Hz. Abdullah, beşer ölçüleri içinde Efendimizi göremeden mânâya intikal etti.

Mânâ ilminden çok iyi biliyoruz ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz Mekke'nin fethinden sonra mezarlarına giderek, hem Âmine annemize hem Abdullah babamıza, madde gözü ile de dini bizzat tebliğ etmiştir.

Sevgili okuyucularıma özellikle rica ediyorum, her gün yatmadan Abdullah babamızla Âmine annemize üç İhlâs bir Fâtiha okumayı ihmal etmeyiniz.

Güvenilir İslâm tarihi kaynakları ve yüce velî sohbetlerinden öğreniyoruz ki: Hz. Âmine annemiz sevgili eşinin kaybıyla, düştüğü hüzün dolu hamilelik günlerinde akıl almaz bir nurun ışığı ile parlardı, öyle ki, yüzünün mahzun, elemli fonunda, ışık ışık nur-u Muhammedî'nin nakşı seyredilirdi: Sanki gurubun o nefis renkleri gibi mahzun ve derin.

Bu hüzünlü ufukta evrenin en nefis güzelliği nur-u Muhammedî seyrediliyordu. Efendimizin verdiği mânâ kuvveti Âmine annemize akıl almaz bir güç ve dirilik sağlıyordu. Ve kâinatın emsalsiz emâneti, bir intikalin son noktasına gelmişti.

B) O KUTSAL AN

Ve güneşin ateş dolu kalbi heyecandan duracaktı.

Çünkü milyar yıldan bu yana sırf Efendimize hizmet için yanıp durmuş, galaksideki sonsuz menziline bu âna ulaşmak için koşmuştu. Bugün, ışınlarını kor yüreğinin en özünden yayıyordu. Artık evrenin göz bebeği Fahr-i Kâinat'a ulaşacak ve O'nun yüzünü ibadet eder gibi okşayabilecekti.

Ve arz o gün öyle bir zikir vecdi içinde dönüyordu ki, zaman düzleminde sanki evrenlere bu muhteşem ânın saat ayarını veriyordu. Ve melekler niyazlarında bambaşka bir coşkunun içinde idiler.

Atmosfer tüm kompüter düzenini bir kez daha gözden geçirmiş, en hassas moleküllerini Mekke'de Efendimizin çevresinde toplamıştı.

Evrenlerde her varlık bu ânın beklentisi içinde rikkat kesilmişti.

Ve insanlığa bir kurtarıcı, evrenlere bir rahmet, zaman düzlemine yansıyıverdi...

Hâlâ âşıklar ondört asır geri dönerek o anın muhteşem sevincini yaşarlar. Çünkü bu an bir enstantane gibi zaman düzleminde sabitleşiverdi. Ve evrenlere binbir güzellik şehrayini sergilendi. Elestten sonra ikinci bir bayram yaşıyordu tüm kâinat.

Ve o anda tüm isyanlar, çılgın inkârlar sönüverdi. Evrenin her yanını bambaşka bir nur kapladı. Her varlık, ham niyazlarını o anda en nefis bestelerle yaydılar.

Evrenlerin nazlı çiçeği Âmine annemiz, Efendimizin teşrifini şöyle anlatır:

«Onu doğumdan sonra ilk gördüğün an, secde ederek ve bir parmağını göğe kaldırırken seyrettim. Ve sonra sonsuzluklardan müthiş bir ses işittim»:

— O’na doğuları, batıları gezdirin, evrenler ve mahlûkat O'nu ismi ile tanısın.

Âmine annemiz «bundan sonra O'nu sonsuz nurlar içinde gördüm» demiştir. Demek ki, o anda Efendimiz doğulara ve batılara yansımıştı.

Aynı sözleri Efendimizin kutsal ebesi, Şifâ annemiz de duymuş ve anlatmışlardı.

Böyle mânâ âleminden Efendimize ilk îman Hz. Âmine annemizde, sonra da Hz. Şifâ annemizde tahakkuk etmişti.

C) EVRENİN NAZLI GONCASI

Annelerin en yücesi, nazlı yüreğini kavuran eşinin mânâya intikali anında öylesine sarsılmış, öylesine solmuştu ki, ardından yazdığı şu mısralar ondan sonra yaşadığı birkaç yılın hüzün simgesi oldu:

Baht-ı Mekke Haşimoğulları'ndan boş kaldı

Onlar içinde onun yerini kimse tutamazdı.

O ölümün davetine icabet etti.

Evinden beyaz örtüler içinde çıkarak mezara gitti.

Fakat ölüm onun gibisini bırakamadı.

Mübarek cesetleri görülmemiş bir kalabalık içinde gitti.

Onu dost ve arkadaşları elden ele kapışıyorlardı.

Ecel onu pek erken aldı.

Tüm insanlar ona ağladılar.

Nasıl ağlamasınlar, atâsı çok,

Kerem'i bol, rahim bir zat idi.

Âmine annemiz, bir yandan yüreğindeki eşinin acısı, bir yandan da yavrusuna îtinanın titiz çabası içinde öylesine yorulmuş, öylesine solmuştu ki, insanlara en büyük hizmeti yapmış olmanın şerefinden gayri kendini ayakta tutacak mecali kalmamıştı.

O yıl Mekke'nin çok sıcak olması ve salgın hastalıkların görülmesi üzerine; kâinatın en güzeli nur yavrusunu bir yayla köyüne, sütanneye göndermek zorunda kaldı. Hüzün dolu hayatına bir de bu ayrılığın hicranı çöktü. Artık onu yaşatan, ayakta tutan, kâinata yapılan en büyük hizmetin verdiği şevk ve Allah'ın nasip ettiği mânevi haz idi.

Acılar bitip, Efendimize kavuştuğu zaman bir yıl yaşayabildi. Mekke Medine arasındaki Ebva Köyü'nde cennete yansırken, nazlı gönlünden son olarak şu mısralar dökülüverdi:

Herkes ölecek

Her yeni eskiyecek

Çokluktaki herkes son bulacak.

Ben de öleceğim Fakat namım kalacak

Tertemiz nurdan bir evlât doğurdum.

Dünyaya çok yüce bir rahmet ve sonsuz bir hayır bıraktım.

Ve sonra Allah, sevgilisini bizzat kendi şefkat ve rahmet sırrına aralıksız ve ebediyen bağlayıverdi.

Bu hikmetler demetini çok yakın ilgiden dolayı sezenlerden biri de Efendimizin sütannesi Hz. Halime'dir. Onun, dört yıl boyunca, nasıl soluk soluğa ilâhi tasarruf içinde olduğunu yakînen yaşadı.

Efendimiz, tam bir köy iklimi olan yaylaya teşrif edince, çağlar boyu yağmur yağmayan bölgeye yağmur ve arkasından bereket yağdı. Efendimiz bu çocukluk yıllarında çok açık bir şekilde ilâhi şefkat ve rahmetle korunuyor, bir bulut devamlı olarak Efendimize şemsiye olarak hizmet ediyordu. Ne sıcak, ne çöl, O'nun nazlı dünyasına giremiyordu. Halime annemiz, Efendimizdeki tüm bu fevkalâdelikleri görerek mânâ sırrı içinde ona îman etmişti. Kâinatın yüce sultanı da onun şefkat ve sevgi dolu ilgisini hiç unutmadı. Halime annemizin hayatı boyu ona hep hediyeler gönderdi.

Hz. Şeyma: Efendimizin çocukluk çağının bir süsü olarak seyrettiğimiz sütkardeşi Şeyma, Efendimizin oyun arkadaşı idi. Mânâ sırrında ise Şeyma elestte iki hamd niyazı yapan yıldızlardan biri idi. Nitekim Efendimize tebliğ görevi gelince ilk îman edenlerden biri oldu. Arap Yarımadası'nın en güzel sesli bu hârika kadını Efendimize kendi gönül sevdasından bestelediği Muhammed kasîdesiyle hizmete başladı. Bütün çevreye Fahr-i Kâinat Efendimizin yüceliğini yayıyor; gönüller, fark etmeden o nur halkasına akıyordu.

Hele Müslümanlar müşriklerin ekonomik boykotunda açlığa düştüğünde Hz. Şeyma, köy köy, çadır çadır, kaside söyleyerek topladığı paraları, onlarla aldığı erzakı Müslümanlara gönderince Efendimiz pek mütehassis oldu.

Hz. Şeyma'nın, Efendimiz için bestesini kendi yaptığı ünlü Muhammed kasidesini aynen veriyorum:

Asil gün doğ ve parla,

Bütün dünyayı cennet parlaklığı ile doldur,

Biz Peygamberlerin en sonuncusu ile takdis olduk,

Onun bereketi dünyaya kucaklayacak,

En asil dinin mesajı olacak,

Ey Allah'ın elçisi ve gerçeğin taşıyıcısı

Ey Abdullah'ın oğlu, inananların en güzeli ve yücesi,

En sonunda birlik yıldızı parladı,

Tüm karanlığı dağıttı,

Şaşkınlara ve yanılanlara yol gösterdi.

Tüm yetimlere nur getirdi.

Asillerin asili,

Yoksulların gururu,

Sen Ümmîlik sırrı içinde

Bütün milletlere ilmi öğrettin.

Senin sözlerin bütün yazılanları aşıyor,

Muhammed gözün zevki,

Muhammed kalbin sevgisi,

Sütkardeşini takdis et,

Günler parladı,

Ve her an yeniden onun yüceliklerini okudu.

Hey Halime şans sana güldü.

Bak etrafındaki her şey buna nasıl şahit,

Bütün kutsallık sana sütkardeş.

İslâm tarihinin mânâ açısından en esrarlı bir olayını Hz. Şeyma bize tanıttı. Kronolojik sırayı hiç düşünmeden bu hârika olayı anlatmak istiyorum.

Mekke'nin fethinden sonra içinde Hz. Şeyma'nın kavminin de bulunduğu çok kalabalık bir Arap ordusu ile Hüneyn'de zorlu bir savaş oldu. Savaşın sonunda yedibin esir alındı. Mekke'nin fethinden sonra Arapların hâlâ kanlı savaşlar vermesini İslâm komutanları büyük bir öfke ile karşıladılar. Bu yüzden esirler paniğe ve dehşete düştüler. Ve Hz. Şeyma'ya gelerek Efendimiz yanında ricacı olmasını yalvardılar.

Hz. Şeyma, Efendimizin çadırına geldiği zaman Efendimiz onu ayakta karşıladı ve büyük iltifatlarda bulundu. Şa­şıran ashaba dönerek:

— O Mekke'nin en zor günlerinde bizim için çadır çadır dolaştı ve bize para ve erzak gönderdi, buyurdu.

— Ne istersin, kardeşim Şeyma.

— Ya Resûlallah, senin merhametin sonsuzdur, esirlere biraz kolaylık gösterilsin.

Efendimiz emir verdi:

— Esirlerin hepsini serbest bırakın. Yiyecek ve su verin, buyurdu. Bu kez Hz. Şeyma:

— Ya Resûlallah, onları madde esaretinden kurtardınız, fakat onlar şimdi gerçek esirlerdir, nefislerinin esiridirler. Onları asıl bu esaretten kurtar, sen rahmet denizisin, diye yalvardı.

Ve birden mânânın en ulvi sahnelerinden biri cereyan etti. Efendimiz, eliyle kendinden bin metre kadar uzak esirleri işaret ederek:

— Ya Rabbî, onları nefislerinin esaretinden de bağışla, diye niyâz etti.

O anda tüm bunlardan habersiz yedi bin müşrik secdeye varıp hep bir ağızdan Kelime-i Şahadet getirdiler.

Bu sahne, daha önce emsali görülmeyen bir sırr-ı Muhammedi hikmetidir. Âşıkların kavrayabildiği muhteşem bir sevgi sahnesidir.

Şimdi tekrar Efendimizin ilk yıllarına dönüyoruz. Hz. Âmine annemizin ebedi âleme göçmesinden sonra, Fahr-i Kâinat Efendimiz sevgili dedelerinin himayelerine verildi. Bu süre yedi sekiz yaşlarına kadar, zevkli, mutlu bir çağ hâlinde devam etti.

Hz. Abdülmuttalip: Efendimizin dedesi, Kureyş'in reisi, herkesin sayıp sevdiği yüce bir zat idi. Onun hikmetler dolu hayatını, yalnız Ebrehe Vak'ası'nda görmek bile kavramaya yeterlidir.

Bilindiği gibi, Efendimizin dünyaya teşrifinden kırk gün önce çılgın bir Habeş kumandanı Ebrehe, devrinde görülmemiş bir ordu kurarak tüm dünyayı istila harekatına girişti. Yemen'den başlayıp tüm Arabistan'ı kapsayan ve oradan Bizans'a uzanan ilk plânı tatbike koydu. Binlerce fil ve deveden kurulu ordusu ile silindir gibi her yeri ezip geçiyordu. Ancak, çok kıymetli bir ticaret merkezi olan Mekke'yi tahrip etmeden, şehrin lideri Abdülmuttalip hazretlerinden teslim almayı düşleyerek şehri kuşatıp beklemeye başladı.

Hz. Abdülmuttalip ise, düşman askerleri tarafından gasp edilen koyun ve develerinin hesabını sormak için Ebrehe'nin çadırına gitti. Ebrehe Mekke'nin teslim edilme işini konuşmaya geldiğini sanarak. Abdülmuttalip hazretlerini saygı ile karşıladı. Fakat Efendimizin muhterem dedelerinin şahsi meselelerini getirdiğini görünce şaşırdı:

— Ben sizi Mekke'nin teslim şartlarını konuşmaya geldiniz sanmıştım, dedi.

Bunun üzerine Abdülmuttalip hazretleri, şu hârikalar hârikası cevabını verdi:

— Mekke Allah'ın evidir, onu ancak O'ndan isteyebilirsin, ben kendime ait olan koyunların ve develerin hesabını sormaya geldim!

Ebrehe:

— Sen yarın görürsün, şehrini yerle bir edeceğim, diyerek bağırıp çağırdı.

Ertesi sabah ise, Sûre-i Fil'de bildirilen mûcize tahakkuk etti, Ebrehe'nin ordusu bir tek canlı kalmamak üzere yok oldu.

Fahr-i Kâinat Efendimizin, dedesinin yanında geçirdiği mutlu yıllar sırasında, gönül gözü açık bir Arap âlimi Seyf Zi Yezen, Abdülmuttalip hazretlerinin kulağına büyük bir müjde fısıldadı:

— Bu senin güzel torunun gelecekte insanları kurtaracak yüce bir zattır. Semavi kitapların söylediği son peygamberdir.

Hz. Abdülmuttalip son günlerinde Efendimizi faziletli oğlu Hz. Ebû Talib'e emanet ederken, sıkı sıkıya sakladığı bu sırrı imâ ederek:

— Onu sana emanet ediyorum. O ilâhi bir emanettir. Şartlar ne olursa olsun onu canın pahasına koru, diyerek vasiyet etmiştir.

Hz. Ebû Talip ve Eşi Fâtıma annemiz: Bu iki yüce zatın Efendimize sevgileri öyle derindi ki: Fahr-i Kâinat Efendimiz, Ebû Talib hazretleri için «babamdan sonra babam» ve eşi Fâtıma annemiz için «annemden sonra annem» iltifatında bulunmuştur.

Hz. Ebû Talib, fevkalâde hassas, akıllı, fazîletli bir insandı. Hayatta hiç kimseye kötülük yapmış değildi. Hem kabilesi içinde, hem tüm Mekke'de fevkalâde itibarlıydı. Ancak, yine bir yandan cömertliği, bir yandan dürüstlüğü onu daima maddi sıkıntıda bırakırdı. Hatta Fahr-i Kâinat Efendimiz çok sevdiği amcasına sırf maddi yardım olsun diye, oniki yaş civarında, bir yıl çobanlık bile yaptı.

Yine Hz. Hatice annemizle tanışana kadar ufak tefek ticaretler yaparak aile bütçesine katkıda bulundu. Ebû Talib'in, Efendimize karşı olan davranışlarını bir amcalık ilgisi şeklinde görmek gaflettir. Hz. Ebû Talib, Fahr-i Kâinat Efendimize hem hayrandı, hem de gönülden derin bir sevgi beslerdi. Bunu en güzel ifade eden Hz. Ebû Talib'in şu beyitidir:

Beni öldürmeden

Kimse sana zarar veremez,

Beni, ailemi, her şeyimi çiğnemeden,

Yok edip perişan etmeden

Kimse sana el süremez,

Sen benim için her şeysin.

Ebû Talib hazretlerinin İslâmiyet'e yaptığı hizmet o kadar büyüktü ki; Hz. Hatice annemizle, aynı yıl Beka'ya intikal ettiği zaman Efendimiz o yılın ismini «Hüzün yılı» koymuştu. Hz. Ebû Talib'in vefatından önce iman ettiğine Hz. Abbas şahadet ettiği hâlde, Efendimiz uğruna tüm hayatını fedâ eden bu yüce insana karşı îman tartışmaları açarak Efendimizi incitmeye kimsenin hakkı yoktur.

Hz. Ebû Talib'in eşi Fâtıma annemizin vefatından sonra

Efendimiz:

— Ebû Talib'den sonra, Fâtıma kadar bana iyilik eden kimse yoktur, buyurmuştur.

Ve bu yüce kadına Fahr-i Kâinat Efendimiz kefen olarak kendi gömleğini giydirdi. Ve mezara kendi eliyle indirdikten sonra bir süre yanına uzandı. Onu hayretle izleyen ashabına dönerek:

— Onu çok severdim, kabrin ıssızlığında üzülmesin diye buraya uzandım. O mahşere kadar hep beni yanında yatıyor görecek, buyurdu.

Allah'ın bir kulu sevebilme nisbeti tamamiyle Fahr-i Kâinat ilgisine dayanır. Bir kul, Fahr-i Kâinat Efendimizi ne kadar sever, O'na hizmet ederse, hele Fahr-i Kâinat Efendimiz de o insanı çok severse; o kulun Allan indinde mevkii yücelerin yücesi, ötelerin ötesindedir. Tüm cennet nizamının sırrı da budur.

Hz. Hatice: Elestin hamd ânında Efendimize en yakın gönül pınarı Hz. Hatice annemizdir. İlâhi takdir kompüterinden Mekke'de bir hikmet noktasına Efendimizden on beş yıl önce ışınlanmıştı.

Mekke'nin bu nâzenin ve güzeller güzeli sultanı, çağları değiştiren Fahr-i Kâinata en ve muhatap olma şerefi ile yola çıkmış, mânâ âlemine altın çivilerle yazılmıştı. Yine mânâ bilimlerinde Hz. Hatice annemizin dünyadaki kader görüntüsü mutluluk çağının en önemli hikmeti olarak bilinir.

Şimdi gönül penceresinden, Efendimizden sonra insanlığın en yücesi, mübarek annemizi seyretmeye çalışalım:

Efendimiz 24 yaşında idi.

Hatice annemiz ise, 39 yaşında dul, nâzenin bir hanımefendi idi. Aynı zamanda Efendimizin akrabası idi. Merhamet dolu kalbi kadar derin bir güzelliğe sahipti. Fizik çizgileri ardında bakışlarındaki mânâ dolu güzellik hemen fark edilirdi. Yüzlerce evlenme teklifini:

— Evlenmeyi kesinlikle düşünmüyorum, beyanı ile reddediyordu.

Herkes ona hayrandı. Fakat kimse onun gönül kalesi önünde hayranlıktan öte geçemiyordu.

Mekke'nin hattâ Arap Yarımadası'nın en büyük nakliye şirketine sahipti, bu yüzden de çok zengindi. Hatice annemizin mal varlığını ve kervanlarını bugünün ölçüleri içinde büyük bir nakliye şirketi olarak mütalâa edersek, yaklaşık olarak 50 milyarlık bir serveti temsil etmekteydi.

Şam'a giden büyük bir ticaret kervanının başına görevli olarak talip olan Efendimiz, kısa bir sürede Hatice annemizin itimad ve takdirini kazandı. Hatice annemiz onu, bugünün tanımı ile şirketler grubuna genel müdür tayin etti. Kısa süren bu gelişme Hatice annemizin tüm dünya güzelliklerine kapalı olan gönlünü Efendimizin aşkı ile dolduruverdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şam'a kervanları götürünce, Hatice annemiz dama çıkar, o gelene kadar hasret şarkıları okurdu.

Mânâ ilimlerinde Allah'ın çok sevdiği üç beste nakledilir. Bunlardan biri, Şeyma annemizin Efendimize bestelediği Muhammed kasidesi, ikincisi Hicret'te Efendimiz beklenirken, Medineliler'in söylediği ünlü Hicret şarkısıdır. Bu besteler, yüzyıllar sonra mânâ ehlinin zaman perdesinden yakalayıp bize naklettiği ve öğrettiği şarkılardır.

Üçüncü beste ise, Hatice annemizin Efendimize sunduğu hasret şarkısıdır ki, Allah'ın gayp âleminde gözlenmiş, Efendimizden başkası onu dinleyip duymamıştır.

Ve birgün Hatice annemizin yüreği bu sevdaya dayanamadı. Efendimizi, Hz. Ebû Talib'den istemeye karar verdi. Hz. Hatice annemiz, arkadaşı Münye kızı Nefise'ye durumu açınca, Nefise:

— Aman ya Hatice, bu tarz bir evlenme teklifi ne Arap âleminde, ne de dünyada görülmüş olay değildir, elâlem bi­ze ne der? diye mani olmak istedi.

Fakat güzeller güzeli, nazlılar nazlısı Hatice annemiz:

— Herkes ne derse desin, benim bu aşka tahammülüm kalmadı, buyurdu.

Tüm mânâ ilmine altın çivilerle bir yeni mânevi yasa böylece yazılmış oldu. Mânâ ilimlerinin temeline geçen bu kural aynen şöyle ifade edilmektedir:

«Allah ve O'nun sevgilisi Fahr-i Kâinat adına yapılacak fedakârlıklarda sınır yoktur. Hele çevrenin yargılarından çekinmek kesinlikle yasaktır. Formül: elâlem ne derse desin, yasasıdır.»

Allah, Hz. Hatice'nin sevgisine uygun bu davranışını öyle sevdi ki, yeryüzünün en mutlu ve muhteşem yuvasını takdir edip kurdu. Böylece Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, Hatice annemizle evlendi. Bu olay İslâm Dîni'nin temel dayanaklarının en önemli temelini teşkil etti. Yeryüzünün en şerefli siyasi ve sosyal hareketi olan İslâmiyet böylece bir yandan büyük bir maddi dayanağa sahip olurken, daha önemlisi Hatice annemizin Efendimiz üzerindeki akıl almaz ihtimam ve şefkati ile güçlendi.

Hz. Hatice annemizden söze başladıktan sonra satırların sınırına bağlı kalmak gerçekten pek kahredicidir. Ne çare ki, Hatice annemizin Efendimiz üzerindeki şefkat ve ihtimamına örnekler vererek bir başka perdeye geçmek zorundayız.

Hatice annemiz Efendimize karşı öylesine sevda dolu bir duygu beslerdi ki: Fahr-i Kâinat Efendimiz dîni telkin için Mekke sokaklarına çıktığı zaman, Hatice annemiz de:

— O güneşte dolaşırken ben gölgede oturamam, diyerek evin avlusuna çıkardı.

Efendimizin her soluduğu nefesi izleyerek âdeta o nefeste var olmak isterdi. Eliyle hazırladığı yemeklerde büyük îtina gösterir, her şeyin en güzelini ona sunmak için çırpınır dururdu.

Fakat daha önemlisi Efendimizin kalbi ile olan âhengi idi. Hatice annemiz, Fahr-i Kâinat Efendimizin en ufak bir üzüntüsünü anında hisseder, bir yandan onu gidermek için çaba sarf ederken, bir yandan da gönül güzelliği ile o üzüntüyü yok ederdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Kur'ân'ın gelişine mukaddem günlerde Nur Mağarası'nda murakabeye çekildiği zaman; Hatice annemiz O'na yemek getirip, sonra dönüp gidiyormuş gibi uzaklaşırdı. Kısa bir süre sonra dönüp bir taşın ardına gizlenerek saatlerce Efendimizi beklerdi. Buradaki incelik, Efendimizi, hiç rahatsız etmeden, onun muhteşem huzurunu bozmadan Efendimizi koruma zevki idi.

Böylesi içten, nazik bir ilgi Hatice annemizin gönlündeki aşkın bir parçası, ilâhi duygunun bir ihlâsı idi.

Hatice annemiz, evrenin gözbebeği Efendimizden altı tane nur topu yavru doğurdu:

Hz. Kasım, Hz. Zeynep, Hz. Rukiye, Hz. Fâtıma, Hz. Ümmü Gülsüm, Hz. Abdullah (Tayyip, Tahir).

Şimdi Efendimizin dünyasında önemli bir yeri olan kölesi Zeyd'i tanıtmak istiyorum.

Hz. Zeyd: Hz. Zeyd sekiz yaşında iken, Hz. Hatice annemiz onu köle pazarından aldı. Ve o gün Efendimize hediye etti. Fahr-i Kâinat Efendimiz:

— Bak evlâdım, biz seni köle olarak aldık, ama şu andan itibaren hürsün. Köle muamelesi görmeyeceksin. Benim yanımda yetişeceksin. Büyüdüğün zaman da istediğin yere gidebilirsin, dedi.

Hz. Zeyd, bir yandan masun yalnızlığı, bir yandan fark edemediği bir duygu şeklinde Efendimize sevgisiyle o andan itibaren Efendimizin yanından hiç ayrılmadı, ta Mûte'de şehit olana kadar hep Efendimizin dizinin dibinde durdu. İslâmiyet'in en çetin günlerinde, hem İslâmiyet’e bilinçli bir şekilde hizmet etti, bir yandan da Efendimizin koruma görevlisi gibi bütün varlığını O'nun önüne serdi.

Hz. Zeyd'in anne ve babası yıllar sonra Zeyd'in yerini öğrenip onu götürmek üzere Mekke'ye geldiklerinde, Efendimiz:

— Zeyd esir değildir. İstediğiniz zaman alıp götürebilirsiniz, dedi.

Fakat Zeyd, annesini babasını görmüş olmanın bütün sevincini yaşadığı hâlde, iş götürülmeye gelince:

— Muhammed (S.A.V.) benim herşeyimdir, O'ndan ayrılırsam yaşayamam, dedi.

Hz. Zeyd, Efendimizi adım adım izler, O'nu sıcağın, güneşin, tozun bile rahatsız etmesine izin vermezdi. İslâmiyetin ilk günlerinde Efendimize karşı yapılan tüm fiili saldırıları, vücudunu siper ederek önlediği gibi, inzâl olan âyetleri Mekke'nin muhtelif evlerinde gizlenen Müslümanlara tek tek götürüp ulaştırırdı.

Hz. Zeyd de Efendimizle beraber elest andının ilk hamd niyazlı yıldızlarındandı. Nitekim, Hz. Hatice ve Hz. Ali'den sonra üçüncü Müslüman olmak şerefine erişti.

Hz. Zeyd'in, Taif olayında, Hz. Zeynep olayında ve son kez şehâdetle düğümlenen mûte savaşında verdiği mânevi imtihanlar mânâ ilminde kurallar getirmiştir.

Hz. Zeyd fevkalâde kıymetli bir rütbe de Efendimizin «Zeyd benim oğlumdur» iltifatıdır. Nitekim, Hz. Zeyd uzun süre Efendimizin oğlu olarak çağırılmış, ancak Peygamberlik meseleleri nedeniyle sonrada bu tarz çağırılmalardan vazgeçilmiştir.

D) EFENDİMİZİN MUSTAFA (S.A.V.) SIRRI

Efendimizin mutluluk çağındaki hayatı, iki önemli görüntü arz eder. Bunlardan birincisi, evrenin nazlı goncası Efendimizin Kur'ân inzâline kadar olan ilk kırk yıllık hayatıdır. Bu sürede, Efendimizde baştan sona kadar Mustafa sırrının tecellisini izleriz.

Efendimizin mutluluk çağındaki hayatının ikinci safhası ise, Muhammed sırrının tecellisini yansıtır; Kur'ân inzâliyle başlar.

Bilindiği gibi «Mustafa» kelimesi, mutlak sâfiyete erişecek şekilde arıtılmış demektir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, kurtarmaya geldiği batık dünyanın çamuruna hiç bulaşmadan bu kutsal göreve hazırlanmıştır. Efendimizin kırk yaşına kadar olan hayatında inanç ve ahlâk bakımından tam bir arınmışlığı görüyoruz. Çağının çirkin hayat tarzını bir kez dahi yaşamamış olan Efendimizin, bu muhteşem hayatı, herkesi hayran bırakıyordu. Henüz İslâmiyet'in hiç bir izi yok iken, insanlar her düştüğü ihtilâfta bir içgüdü kuvveti ile Efendimize başvururdu.

Mutluluk çağının bu ilk devrinde, Efendimizin ahlâkına, faziletine ait pek çok örnekler biliyoruz. Evrenin nazlı goncası yaşarken, Allah, mânâ dili ile, bu örnek insanı sanki bütün yeryüzüne tanıtıyordu. Bu devirde dahi, aklı başında bütün bilim adamları, Efendimizin bir fevkalâdelikler sırrı taşıdığım görüyordu.

Evrenin diğer varlıkları, melekler ve gelmiş geçmiş tüm ruhlar bu nazlı ihtişamı bir ibadet zevki içinde seyrediyordu. Efendimizin her nefesi, her adım atışı, evrenin tüm varlıkları için seyrine doyum olmayan bir zevkti.

Mustafa; yani arınmışlığın en önemli yanı, O'nun çevreye muhtaç olmaması idi. Bu yüzden Efendimize ümmîlik hikmeti verildi. Ümmîlik, cahillik demek değildir. Aksine, başkalarından bir şey öğrenmeden kalp yanı ile ilâhi mesajları sezme hikmetidir. Kâinatın gözbebeği Efendimize Hatice annemiz kanalıyla verilen büyük servetin gerçek nedeni de yine arınmışlık noktasından geçer. Allah, Efendimizi dünyanın tüm maddi değerlerinin en üst seviyesine çıkararak madde kaygusundan uzak tutmuştur.

Bu hikmetler içinde peygamberlik noktasına geldiğimiz zaman, Efendimizin gönlünde hamd zevkinden başka bir kaygu kalmamış, arınmış gönüllerde pırıl pırıl hamd niyazı intaşara başlamıştır.

Bazı akılsız ve densiz tarihçilerin Efendimizi fakir göstermeye çalışmaları, gafletten ötede tarihi bir ihanettir.

Kâinatın Fahr-i Edebisi, devrinin en şık giyinen, en zarif âhenginin temsilcisi idi. Üzerinde, tek toz zerresine rastlamak mümkün değildi. Kıyafetine çok dikkat ettiği söylenir.

Çiçeğe, güzel sese alâkası, O'nun en ince çizgilerle süslü karakterinin sadece birkaç unsurudur.

Daima güler yüzlü, lâtif sözlü, şefkat dolu bakışlarla insanlara her an mutluluk dağıtırdı. Efendimizin, Kur'ân'ın inzâlinden önceki bu Mustafa sırrı öylesine açıktı ki, O'nu görüp de O'nun davranışlarına hayran kalmamak mümkün değildi. Kur'ân'dan önce herkesin hayran olduğu bu hikmetler; Kur'ân'dan sonra, ancak inananlara ışık tutan muhteşem bir tecellinin sırrına büründü.

Efendimizin bu devrindeki hikmetlerden en önemlisi ve bizim sünnet olarak îtina etmemiz gereken sırların başında Efendimizin zerâfet ve estetiği gelir. Bir Müslüman, Efendimizi şeklen taklit ederken, bu hikmeti hiç unutmamalıdır. Her devrin Müslümanı maddî imkânları ölçüsünde en temiz ve şık kıyafeti, en zevkli renk zerâfeti içinde temsil etmedikçe sünneti hiç anlamamış demektir. Her millet, İslâmi ölçülerle çelişmemek kaydıyla, kendi millî kıyafetini giymekle sünnete aykırı düşmez. Ancak zerafet ve estetiğe, renk ahengine uymazsa sünnetten uzaklaşmış olur. Şüphesiz buradaki estetik kavramı nezih ve zarif oluşu ifade etmektedir.

Efendimizin fizik güzelliği çeşitli ağızlardan tarif edilmiştir. Bunlar arasında gerçeği en iyi yansıtan Hz. Ali'nin tarifleridir:

«Ne uzun, ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi.

El ve ayak parmakları irice, başı büyükçe idi.

Omuzları, dizleri ve bilekleri kemikli idi.

Göğsünde, göbeğine kadar çizgi hâlinde uzanan ince tüyler vardı.

Yürürken ayaklarını sürümez, adımlarını canlı ve uzun atar, sanki yüksekten iner gibi önüne doğru eğilirdi.

Saçı, ne öyle kıvırcık, ne de düzdü. (Hâreli idi).

Yüzü, çok yuvarlak değildi.

Teni, kırmızı ve karışık beyazdı.

Gözleri büyükçe idi. Göz bebeklerinin siyahı, pek siyahtı. Kirpikleri sık ve uzundu.

Kendisi, ne zayıf ne de şişmandı.

Bakmak istediği tarafa, bütün vücudu ile dönerek bakardı.

O'nu, birden bire görenler, mânevi vakar ve heybetinden sarsılırlar; kendisini yakından tanıyınca da, O'na en derin sevgi ile bağlanırlardı.»

Fâtıma annemiz bir beyitinde Efendimizin güzelliği için:

«O'ndaki güzelliği Züleyha'nın arkadaşları görselerdi ellerini kesecekleri yerde yüreklerini parçalarlardı,» buyurur.

Allah, gönlünde Efendimiz sevdasını yaşatan tüm okuyucularıma, evrenin en güzel sîmasını görmek nasip etsin.

Efendimizin kırk yaşına kadar olan döneminde arınma, ahlâk ve fazilet timsali olan hayatını, gönül penceresinden bir nebze olsun seyrettik. Bu noktada İslâm düşmanlarının hâinlik dolu yalanlarına siz kıymetli kardeşlerimin iltifat etmeyecekleri aşikârdır. Ancak, bu yanlış bilgilerin fark edilmeden yeni kuşaklara intikal etmesini engellemek için, tarih ilminin haysiyeti adına bazı noktaları açıklamak istiyorum:

1-) Efendimiz bu yıllarında tek bir satır şiir yazmadı, ya da metafizik beyanda bulunmadı.

2-) Yine Efendimiz bu devirde, hiçbir kimseden din bilgisi ya da felsefe bilgisi edinmedi. Zaten ümmîliğin en önemli hikmeti de budur. Fahr-i Kâinat Efendimizin bu yıllarında, bu konularla ilgili tek sohbeti de olmadı. Bunun, en gerçek şahidi Hatice annemiz tarafından beyanı şöyledir:

— O’na ilk vahiy geldiği zaman, bu konularda en ufak bir bilgisi olmadığı için, bana gelip heyecanla olanları anlattı. Ben dahi, daha önceki peygamberlere gelen vahiyleri işitmiştim, fakat bu konuda sevgili peygamberimizin en ufak bir ön düşüncesi yoktu. Nitekim, ben kendisine bunun bir peygamberlik olduğunu söylediğim zaman bile hayretle karşıladı.

3-) Yine bu devirde Efendimiz, Mekke zenginlerinde âdet olan şiir sohbetleri ve benzeri ilmî toplantılara kesinlikle katılmamıştır. Bunu şâhidi de bizzat Ebû Süfyan'dır. Nitekim, peygamberlik geldiği zaman Ebû Süfyan:

— O böyle konuları ne bilir, bir kez olsun bizim toplantılarımıza gelmezdi, diye yadırgamıştı.

Efendimizin hayatındaki bu arınmışlık devrinde ait gerçekler bu kadar açık iken, tarih ilmine göz göre göre ihânet eden bazı Batılı İslâm düşmanları, Efendimizin bu devirde kendini yetiştirdiğini iddia etmek gibi, yalanlara tevessül etmektedirler. Fakat unutmayınız ki, Batıda da pek çok haysiyetli tarihçi yukarıda üç madde hâlinde saydığımız gerçekleri tek bir noktada bile tereddüt etmeden kabul etmektedirler.

Allah, sevgisinin madde dünyasındaki hayat hikâyesinin her çizgisini kendi hazırlamış, ilk kırk yılın akıl almaz ahlâk ve kalp arınması hikmetini tamamladıktan sonra, Kur'ân sırrı ile kâinatın gelmiş geçmiş ve gelecek bütün ilmini O'na aktarıvermiştir.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Ve Kur'ân Geliyor

Efendimizin arınmış gönlünde, mânâdan getirdiği büyük hikmet, bir gül gibi açıldı.

Ve hamd niyazı evrenleri kaplayan bir beste gibi kâinata yayıldı.

Ve evrenin büyü şifresi Efendimize yansımaya başladı. Bu, Levh-i mahfuzun sonsuz sırları olan Kur'ân'dır.

İlâhi kader, Allah kitabını Efendimizin yüce kişiliğinde insanlığa lütfediyordu. Daha önemlisi, Allah'ın emirlerini Efendimiz Hay sırrı içinde uygulayacak, evrenin sonsuzluklarına sergileyecekti. İşte Efendimizin peygamberliğindeki akıl almaz hikmet, bu noktada gizlidir. Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimizi peygamberler zincirinin son halkası sanmak, pek ciddî bir gaflettir. Efendimiz, evrenin sonsuz sırlarını Kur'ân hikmeti ile insanlığa yansıtan, daha önemlisi onu yaşatarak, insana gerçek şerefi getiren bir mânâ mîmarıdır, insanlığın şânıdır. İşte bu bölümde Efendimizin sırrını iki ana noktada anlatmak ve sizlere yansıtmak istiyorum.

a) Fahr-i Kâinat Efendimiz, Allah kitabını ve bunun getirdiği kulluk ve ahlâk kavramını şahsında uygulayarak, bizi evrenin yüce varlığı insan şerefine eriştirmiştir. Bu akıl almaz mânâ mîmarisi san'atı içinde Allah'ın bizden istediği, Elest hamdındaki sadakatin korunmasıdır. Bu sayede insanlar tekrar yaratılışın sonsuz güzelliklerine intikal edebilecektir.

b) Mânânın bütün hikmetleri Efendimizde olduğu hâlde, O, Kur'ân'ı uygularken yalnız insanlığın kulluk formülünü yaşamıştır. Her türlü mûcizelerden ve fevkalâdeliklerinden kaçınmıştır. Böylece insan yüceliğine bir örnek motif çizmiştir. Bunun mânâsı insanın kulluk hamdı içinde varlıkların en şereflisi olduğunu sergilemektir.

Eğer böyle olmasa idi, Efendimiz, imzasının en değişmez yanı olarak, «Allah'ın kulu ve resûlü» ibaresini kullanır mı idi?

Kâinatın en yüce sultanı, bu şifresi ile, insanlık şerefinin en yüce noktasında kulluğun ihtişamını ilân etmiştir. İşte bu kavram, bütün beşeriyete gerçek bir rahmet sembolüdür.

A) KÂİNATIN HÂRİKA GÜLÜ AÇILIYOR

Hira Dağı'nda Nur Mağarası'nda evrenin en esrarengiz olayları sergileniyordu. Gerçi zahiri bilginler Efendimizin burada tefekkür ettiğini sanıyordu. Ne var ki, mağarada aylar süren hikmetlerden tek bir satır dahi, ne mutluluk çağında ne de ilerideki yıllarda bilinmiş değildir.

Gerçekte ise, maddenin mâverasında Efendimizin kalbinde tüm boyutlara ufuk ufuk mesafeler açılıyordu. Efendimizin gönlünde bütün şeklî kavramların duvarları çöküyor, ilâhi hikmet bu sonsuz mekânlardan Efendimizin gönlüne nakşoluyordu. Bu hikmet dolu esrarlı günlerin müddetini bilmiyoruz. Belki de bu olaylar, ilâhi saatin tesbit ettiği bir başka zaman eyleminde cereyan etti.

Ve nihayet bir gün, 27 Ramazanda Efendimize evrenin yasalar ve şifreler demetinden müthiş bir mesaj yansıyıverdi. Sanki her zerresi nur olan bir boyutlar sistemi yarılıp, o pırıltılı ışıklarda Cebrail ilk şifreleri okuyuverdi:

«Oku, Rabbinin ismi ile, o ki yaratandır. İnsanı bir alâktan (câzibe ve sevgiden) yarattı.

Oku, o yüce kerem sahibi Rabbindir, kalemle öğreten (O'dur) O insana bilmediği Şeyleri öğretti» (Sûre-i Alak 1-5 Ayetler).

Ve şimdi evren yeni bir çağa ve dünyamız da nur çağına girdi: İlim ve ahlâk yolu. Bu çağın ilk nurlu mesajı, çok net bir şekilde ilim ve onu okuyup öğrenmekti.

Efendimizin gönlünde merkezleşen Kur'ân, ilâhi mesajın bu ilk çağrısı ile, kalb-i Muhammedi’yi öyle şiddetle alevlendirdi ki, Efendimizin bütün hücreleri ilâhi cereyanla doldu. İlâhi bir sevda titreşimi fırtınasına yakalandı. İlkel tarihçilerin korku ve benzeri bir duygu sandığı hadise, tüm bu hâllerden ötede bir duygu cümbüşü idi. Ve sonra ilâhi cereyanın coşkusu ile Efendimizi bir haz seli sardı. Haneyi saadetlerine döndüklerinde mübarek yatağına girip örtündüler. Ve sonra ard arda gelen ilâhi mesajlar:

Sûre-i Müzemmil; «Ey örtünüp bürünen, geceyi yarısından çoğuna dek, tane tane Kur'ân okuyarak geçir,»

Sûre-i Müddesir; «Ey bürünüp sarınan, sonsuz sırlarını gizleme, beşeriyete aç.»

Emirleri ile, Nur Mağarası'ndaki hikmet dolu sırları ve ilk gelen ilâhi mesajları mânâ hikmetlerinde ehline sergiliyordu.

Sûre-i Müzemmil'de, inzâlin hemen arkasından, Efendimizin tüm beden zikrini gizlemek için örtünme ve sarınma hikmetlerini bildiriyor. Sûre-i Müddesir'deki «bürünmek» ise, Efendimizin her noktasından intişâr eden ilâhi nuru perde perde gizlemeyi ifade etmektedir. Bu âyetlerin enfüsî anlamda yorumları aynen şöyledir:

«Ey esrarlarla örtülü hakikat güneşi, kalk,tüm insanlığı kurtar.»

Sûre-i Müzemmil'de gece yarısından çoğuna dek Kur'ân okunması emrine gelince; bilindiği gibi bu âyet geldiğinde Cebrail'in getirdiği ilâhî mesajlar, on âyeti geçmiyordu. Takriben beş satır tutarında olan bu âyetlerin yanında Allah'ın Efendimize «gece yarısından çoğuna dek, tane tane Kur'ân oku» emri hangi sırrı taşıyordu?

İşte burada mânâ ilminin en büyük anahtarlarından biri gizlidir. Allah, Efendimizin gönlüne Kur'ân'ı nakşetmişti. Ancak, bu gizli hazineye Cebrail'in mesajları getirmeye başlamasından sonra okunma izni verildi. Böylece Efendimiz, mânâ katında tüm gece boyu Kur'ân okuyor, inzâl olan âyetler, Cebrâil getirdikçe, beşeriyete intikal ediyordu.

Kurân'ın kalp yolu ile intikali, anlaşılması, mânâsının kavranması çok derin bir ilâhi hikmetler bütünüdür. Efendimizin Nur Mağarası'nda geçirdiği hikmetli günler; Kur’an şifrelerinin Efendimiz kalbinde sonsuz hafıza bandlarına intikal fazında ön hazırlık safhası olduğunu anlıyoruz. Veysel Karani bölümünde bu noktaya tekrar döneceğim.

İşte Hicret'ten on iki yıl önce 27 Ramazanda kâinat gülü böyle hikmetler sırrı içinde açıldı. O anda insanlığa ilim, ahlâk, mutluluk bir nîmetler kaderi olarak yansıdı.

Bundan sonraki günler, ezel ve hilkatteki nurlu yücelerin Efendimiz etrafında tek tek toplanmasıyla tanımlanabilir. Elestde, gaflette ve isyanda kalanların ise kâinatın Efendisinin karşısında toplanması aynı görüntünün bir başka yönü idi.

Efendimiz, ilk inananları çeşitli vesilelerle çok övmüş, onlara sevgisinin rahmetinden sonsuz feyizler vermiştir. Biz de evrenin şeref yıldızları olan bu ilk inananlardan kısa görüntülüler vermek istiyoruz.

Gönlü yalnız Fahr-i Kâinatla dolu olan güzeller güzeli Hatice annemiz, ilk îman eden yüceler yücesi olmak şerefine erdi. Bu fevkalâde önemli îman, özellikle kadınların gönüllerine yansıdı. Ve de ilk inanan onbirlerden altı tanesinin kadın olma hikmetini doğurdu. İleride göreceğimiz gibi, İslâmiyet'in yaşantıya ait ilk mesajı kadın-erkek eşitliği olarak ilân edildi. Hz. Hatice annemizin îmanında her yönden şerefli eşitliğe ferman çıktığı gibi, ilk kadın şehit Hz. Sümeyye'ye nasip olan şerefin de hikmetini Hz. Hatice annemizin ilk îman sırrından görmek mümkündür. Bütün dünya o çağda kadını ikinci sınıf görme gafletinde iken, Efendimiz:

— İnsanlar içinde bana en yakın olan Hatice'dir, buyurarak, bu çirkin yanlışlığı kökünden imhâ etti.

Ve sonra da Efendimizin, doğduğu zaman yıkayarak ta bebekliğinden sonsuzluğa kadar sırrı içinde erittiği Hz. Ali iman etti. Ve sonra efendimize sevdalı Hz. Zeyd üçüncü İslâm olma şerefine erdi.

Ve sonra Allah, Efendimizin hane halkı dışına çıkarak tüm insanları inzâr etmesini emretti. Efendimizin seçtiği ilk hedef Ebû Bekir'di. Tam bu niyetle hane-i saadetlerinden çıkıp Hz. Ebû Bekir'e gidiyordu ki, bir an mânâ âleminden ilâhi bir emri seyir etti.

Allah Cebrâil'e emir veriyordu:

— Sevgili peygamberim şu anda ilk tebliğe başlıyor. Git, Ebû Bekir’in dükkânı önünde bekle, Ebû Bekir îmanda te­reddüt ederse, dünyayı yerle bir et.

Efendimiz, bu yüzden Hz. Ebû Bekir'in yanına geldiğinde görülmemiş bir heyecan içinde idi. Kapıdan girdi ve ilâhi mesajı tek tek net bir şekilde bildirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz heyecanın doruğunda idi. Hz. Ebû Bekir ise, mütebessim, mutlu bir yüz ifadesi ile, hemen iman etti. Kısa bir sohbetten sonra:

— Ya Resûlallah, bana tebliğ ederken şimdiye kadar görmediğim bir heyecan içinde idiniz. Sebebini anlayamadım, dedi.

Efendimiz üstü kapalı olarak hikmetlerini anlattı.

Bundan sonra İslâm'ın en yüceleri diye tanıdığımız beş İslâm annesi, ilk onbir Müslümana katıldı. Bunlar; Hz. Sümeyye (aynı zamanda ilk İslâm şehidi), Hz. Ümmül Fadl (Hz. Abbas'ın eşi), Hz. Esmâ (Hz. Ebû Bekir'in büyük kızı), Hz. Fâtıma (Hz. Ömer'in kız kardeşi), Hz. Şeyma.

Böylece, Hz. Hatice annemizle birlikte ilk onbir Müslümanın altı tanesini hanımlar teşkil etti. Hz. Ali, Zeyd ve Hz. Ebû Bekir'den sonra, Bilâli Habeşi, Ammar, ilk onbirlere katıldılar.

Yine aynı günlerde bu onbirlere en yakın tarihte katılan­lar Hz. Osman, Hz. Cafer, Hz. Saad'tır. Muhtelif İslâm tarihlerinde ilk Müslümanlar sıralanırken, biraz farklı isimlere rastlamak mümkündür. Ancak, on yıl boyunca yüzelliyi geçmeyen fedakâr ve yüce İslâm yıldızlarını, beşeriyet saygı ve sevginin zirvesinde tutmak zorundadır. Çünkü bütün medeniyet, o anda Efendimizin etrafında toplanan bu yüz elli kişinin akıl almaz mücadele ve tahammül edilmez sabrı sayesinde İslâm güneşine ulaşabilmiştir. Daha önce de söylediğim gibi, mânâ ilmi açısından Efendimiz etrafında yıldız yıldız parlayan bu ilk inananlar, aslında elest meclisinin Efendimizden sonra ilk hamd eden güneşleridir.

Bu insanların en yücelerini akıl almaz imtihanlar, korkunç meşakkatler ve sonu gelmez zorluklar bekliyordu.

Mekke, hatta tüm dünyada insanlar, düşünce, hele eylem hürriyetine hiç sahip değildi. Zaten bu kural çağlar boyu böyle sürüp gitmiştir. Güçlüler ve zenginler hangi inancın ve eylemin peşinde giderse, toplum o tarafa akardı. Mekke zenginleri ise korkunç bir zulmün, çılgın bir ahlâksızlığın temsilcisi idiler. Hayat tarzları çirkinlikler üzerine kurulmuştu. İşte İslâmiyet'in en korkunç günleri, bu haysiyetsiz gruba karşı bir moral savaşla başlamıştı. Zahirde inananları toptan yok etmiyorlardı. Fakat tek tek, akıl almaz eziyetler içerisinde işkenceye tâbi tutuyorlardı. Sırasıyla maddi işkenceleri ekonomik ve sosyal boykotlar izledi. İnananları aç susuz bırakarak Mekke dışına sürdüler. En fakir ve zavallıları işkence ile öldürmeye başladılar. Allah'ın nazlı yüceleri ilk Müslümanlar, bu oyunu sezerek Fahr-i Kâinat'ın ilk ümmeti olmak şerefini her türlü ezaya karşı içtenlik ve zevkle korudular. Tarihte bir daha emsâli görülmeyecek olan ve tekrarı mümkün olmayan bu fazilet timsali insanların minik sayıları bir ahlâk heykeli gibi direndi, kendini korudu, insanlığın şeref zaferini noktaladı.

Bugün yeryüzünde Müslüman sayısı Efendimizin bereket sırrı içinde bir milyarı aştı. Ve bu muhteşem sayı işte bu yüzelli kişinin doruktaki iman zevkinden yeşerdi.

Bu akıl almaz direniş savaşında en müthiş yük, şüphesiz ki Efendimizin omuzlarında idi. İnşirâh Sûresi'nde:

«O yük, omurganı tazyikten çatırdatıyordu» ilâhi emri işte bu akıl almaz savaşın yükünü tarif ediyordu."'

B) İNSANLIK TARİHİNİN EN YÜCE FAZİLET SAVAŞI

İnsanlığı şerefli mevkiine götürmek için açılan fazilet bayrağı ve onun etrafında toplanan minicik fedailer. Karşıda ise çirkinlikleri ölesiye savunan zâlimler.

Gerek Fahr-i Kâinat Efendimizin şahsına, gerekse bir avuç fedaiye karşı açılan iğrenç zulüm öyle sert başladı ki, davanın kazanılacağı katiyen ümit edilemezdi.

Hz. Sümeyye, kollarından gerilip, omuz mafsalları söküldükten sonra binbir eziyetin dayanılmaz acıları içinde Kelime-i Şahadet'i tekrar edince; Ebû Cehil göğsüne mızrak sokarak onu şehit etti. Evrenin semâlarına altın çivilerle onun silüeti işleniverdi.

Sonra boykotlar, sürgünler, açlık ve susuzluk gölge gibi Müslümanları takip etmeye başladı. Mekke dışına sürülen Müslümanlar, üç yıl boyunca gölgede 60 derece sıcağa, açlığa ve susuzluğa göğüs gerdiler. Bu arada başta Efendimizin ve Hz. Ebû Bekix'in serveti olmak üzere, mü'minlerin tüm maddi varlığı, karaborsa ekmek ve su almak için harcandı ve de tükendi.

Parası tamamen biten Hz. Ebû Bekir'e bir mü'min başvurarak yardım istedi. Hz. Ebû Bekir hiç itiraz etmeden o mü'mine fark ettirmeden gidip bir Yahudi tüccardan borç olarak o mü'minin ihtiyacını giderdi. Hayrette kalan yakınlarına:

- Onun ümidi bendim, paramın bittiğini söyleyemezdim, diyerek akıl almaz bir fazilet örneği verdi.

Bu acılı günlerde Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Cafer başkanlığında fakir mü'minleri Habeşistan'a gönderdi. 0 zamanki Habeş kralı Necaşi, âdil bir insandı. Mekke müşriklerinin hediyelerine ve ısrarlarına rağmen mü'minleri göçmen olarak kabul etti. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Necaşi'den o kadar memnun kaldı ki, yıllar sonra bir gün Medine'de:

- Bir dostumuz vefat etti, gıyabında cenaze namazı kılacağız, buyurdular.

Kim olduğunu soran mü'minlere de Necaşî'nin o anda vefat ettiğini haber verdiler.

Habeşistan göçü de meseleyi çözmekten çok uzaktı. Çileli geçen günlerde her geçen zaman dilimi ümit kapılarını tek tek kapatıyordu. Önce Hz. Hatice ve hemen ardından Hz. Ebû Talip vefat etti. Bütün mü'minler ve şüphesiz başta Efendimiz, hüzne boğuldu.

Ve nihayet, bir ümit ışığı doğdu. Taifliler, Efendimizi bir konuşma yapmak üzere çağırdılar. Sonra da, Müslümanları kabul edeceklerine söz verdiler. Fahr-i Kâinat Efendimiz yanına Zeyd'i alarak Taife gitti. Ne var ki, Taifliler daha Efendimiz konuşmaya başlamadan O'nu taşladılar. Zeyd, Efendimizi korumak için 100'e yakın taş yarası aldı. Efendimiz de ayaklarından yaralandı. Taiften kaçarak dönerken, bir bağın kenarında yaralarını sarmak üzere oturdular. Ve o anda evrenlerin hayran kaldığı, bir daha emsali olmayan duayı Efendimiz okuyuverdi:

- Ya rabbi, onları cezalandırma, çünkü onlar bilmiyorlar, sende çare bitmez; bir başka ihsan lütfet.

Faziletleri akıl almaz rahim sırrı içinde bu dua ile heykelleştiren Fahr-i Kâinat Efendimizin niyazını, orada işitiveren hristiyan bir bağ bekçisi, onlara üzüm ikram etmek istedi. Fakat Efendimiz, bağ sahibinin rızası olmadan üzümü yiyemeyeceklerini bildirdi. Bunun üzerine bağ bekçisi;

- Lütfen beş dakika müsaade buyurun, şimdi gider sahiplerinden izin alırım, dedi.

Bağ bekçisi Taife döndüğü zaman, Hz. Zeyd de bir yandan yaralarının acısı, bir yandan da Efendimizin duasındaki akıl almaz merhamet hikmetinin dalgalanması içinde gerçeği düşünüp duruyordu. Efendimiz, Zeyd'e mânâ penceresini açıverdi. O anda Taifde bağ sahipleri, bekçinin müsaade almak üzere gelişini Efendimizin bir ahlâk örneği göstererek, bütün yorgunluğuna ve susuzluğuna rağmen üzümü yemeyişte gösterdiği ahlâki yüceliği işitince; hemen îman ettiler. Efendimiz Zeyd'e dönerek:

- Eğer duamızla azabı önlemeseydik, Taif yerle bir olacak ve bağın şimdi iman eden bu iki sahibi de kâfir olarak ölecekti. Hâlbuki bak, inananlar ordusuna iki kişi daha kazandık, buyurdu.

Nitekim, kısa bir süre sonra, Efendimizin bu rahîm sırrı kader kompüterlerine yansıdı, beklenen ümit Akabe Bîatı'nda doğdu. Ve Medine'ye hicret kapıları açıldı.

Bu devrin sıkıntılı günlerinde, şüphesiz ki en önemli hadiselerden biri Hz. Hamza'nın zâlim Mekkelilere karşı İslâm safina geçerek ciddi bir baraj teşkil etmesidir. Burada, gözden kaçan önemli bir gerçeği dile getirmek istiyorum. İlk Müslümanlar arasında oldukça güçlü ve zengin kimseler de vardı. Ne çare ki, Mekke müşrikleri öylesine sert ve zâlim davranıyorlardı ki; bizzat bunların hayatı dahi fakir müslümanlardan farksız sıkıntılar içinde geçiyordu. İlk müslümanlardan olan Hz. Osman bizzat akrabaları tarafından defalarca dövülmüş, korkunç eziyetlere mahkûm edilmişti. Aynı ezâlar Hz. Ebû Bekire yapılıyordu. Bunların istisnası Hz. Hamza idi. Hz. Hamza öylesine bir yiğitti ki; onunla kavga etmek, ne bir ferdin, ne de bir topluluğun haddine değildi. Nitekim, müşriklerin gözü önünde Ebû Cehil'i dövdüğü hâlde kimse ağzını açamadı. Hind'in kardeşi Huzayfe de Müslüman olmuş, ailesinin bütün ısrar ve zorlamalarına rağmen İslâm saflarında mücadeleden vazgeçmemişti. Bu sayılı kuvvete rağmen, iman, ateşten bir gömlek gibi bütün mü'minleri ızdırıptan ızdıraba sürüklüyor, hepsi de Hz. Bilâli Habeşi'de sembolleşen, zirveye ulaşan dayanma gücünü güzel örneklerle sergiliyorlardı.

C) KUR'ÂN'IN MUHTEŞEM MUCİZELERİ

Kuı'ân, inzâl olduğu andan itibaren muhteşem mucizelerini ışık ışık kesiksiz yaydı durdu. Şüphesiz Kur'ân'ın sonsuz mucizeleri bütün bilim dünyasında bilinen harika olaylardır. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz konu Kuı'ân'ın insanlara etki sırrıdır.

Kur'ân, kendi tarifiyle Levh-i mehfuz sırlarının arapça kompüterize bir yorumu olduğundan; onu ilmen çözmek, hele on dört asır önce, hiç mümkün değildi. Çağımızda bile, pek az noktalarını sezebildiğimiz yüce kitabımız, ancak gönüllerde sırrını açıyordu. Ve Mekke'de yüzelli kişinin gönlü bu muhteşem sırra lâyık görülmüştü.

Allah, bu gerçekleri bize anlatmak için ünlü bir olayı sergileyiverdi. 0 çağda Arabistan'da, yine Kuı'ân'ın Sûre-i Müddesix'de işaret ettiği Velid Bin Mugıyre isminde biri vardı. Korkunç bir matematik zekânın, cins bir hâfızanın temsilcisi idi. Aynı zamanda güçlü ve varlıklıydı. Efendimiz, ilk inzâl olan âyet gruplarını halka okurken, bir defasında Velid- Bin Mugıyre de dinledi ve:

- Böyle güzel sözler hayatımda işitmedim, dedi.

Burada asıl hikmet, ilk gelen beş âyette ondokuz sayısının Kuı'ân'da yaygın olan nümerik entegrasyonu idi. Bu ilk beş âyet, ondokuz kelimeden, yetmişaltı harften kurulu idi. Yetmişaltı ondokuzun dört katı olarak bir matematik nizamın işaretini vermekte idi. (19X4=76). Cenab-ı Hak, özellikle matematik zekâsı ile hâfızası çok güçlü olan Mugıyre'nin bu inceliği fark etmesini bekliyordu. Müşrikler ise, o anda Mugıyre'nin Müslüman olmasından korkarak, ona büyük dünya zevki ve gururu verdiler Ve Velid Bin Mugıyre, cins kafasına rağmen Kur'ân'ı inkâr etti, «beşer sözleridir» dedi. Sonra da Kur'ân'ın her yeni âyet grubu inzâl oldukça önce îman etmeye niyet etti, sonra da benliğe düşüp inkâr etti. Bu dönüşümler, sonûnda Mugıyre'yi çıldırttı. Kafasını vura vura öldü.

Ebû Leheb de azılı din düşmanlarındandı. Kur'ân'ın ilk yılda inzâl olan âyetlerinde Ebû Leheb'in ateşler içinde yanıp öleceği, malının kendine yardım edemiyeceği bildirilmişti. On yıl sonra Ebû Leheb Panfigus hastalığından ölünce ve de hastalığı sırasında bütün servetini ortaya koymasına rağmen çirkin kokular yüzünden kimse kendisine yardımcı olmayınca, ilâhi mûcize inkâr edilemez bir şekilde tahakkuk etti.

Fakat bütün bunlar, başlangıçta söylediğimiz gibi insanların gönüllerinde bir îman kabiliyeti olmadıkça, onları çirkinliklerden çevirmiyordu. Çünkü Allah, Kur'ân'ın müthiş sırrını ancak gönüllerde yaşanabilen hikmetler demeti hâlinde yaratmıştı. Kalbi mühürlü olanlar tüm apaçık mûcizeleri görüyorlar, fakat iman edemiyorlardı.

Bütün bunlara rağmen, Mekke'den bin kilometreden fazla uzakta Yemen'de bir çoban ise kalp gözü ile mutluluk çağını aynen seyrediyor, âyetler inzâl oldukça mekân ötesinde onları gönülden alıyor ve ezberliyordu.

Mutluluk çağında yaşayan herkes, Kur'ân'ın ve Efendimizin hikmetlerini sergilemek için, ilâhi kader kompüterinden sahneye özel olarak indirilmiştir. İşte Veysel Karani de, Kur'ân'ın zaman ve mekân ötesinde gönüllere yansıyan sırrını anlatmak için Yemen'e ışınlanmıştır.

Kur'ân'ın en büyük mucizesi, gönülleri fethederken, zaman ve mekân diye tanıdığımız bağımlılıkları aşmasıdır. Veysel Karani hazretleri binlerce kilometre ötede Kur'ân zevkini ve Efendimiz sevdasını öyle özünde yaşıyordu ki; yıllar sonra bile kendisine anlaşılmaz konular üzerinde müracaat edilmiştir. Onun bir tek zevki vardı: Efendimizi madde gözü ile de görmek istiyordu. Ne çare ki, Allah Kur'ân'ın bu mekânlar ötesi mucizesini göstermek için madde mekânında bu ziyareti yasaklamıştı.

İncelerin incesi hikmete bakınız ki, bir kez Veysel Karani hazretleri Cenab-ı Hakk'a:

- Ya Rabbi, madem ki kaderde görme nasibim yok, O'nu görmeden hiç değilse evini ziyaret edeyim, kokusunu alayım ve soluduğu havayı teneffüs edeyim, dedi.

Nitekim, onüç gün süren yolculuktan sonra sıcak çöllerin tepelerini aştı, ziyarete geldi. Yarım saat bekleyip Efendimizin camiden dönmesine intizâr etmeden onüç gün tekrar kızgın çölleri aştı. Yirmialtı günlük yolculuğu sırf fevkalâde nazik ziyaret için tamamladı. Yoksa yirmialtı günlük yolculukta, yarım saat gecikmenin elbette anne rızasına ters düşmeyeceği aşikârdı. Ancak, insanların bu muhteşem olayı ve duyguyu anlamaları çok zor olduğu için; beklemeyiş nedeni anne rızası şeklinde yorumlandı.

Veysel Karani hazretleri Kur'ân'ın akıl almaz mûcize sırrını çağlar ötesine pırıl pırıl yayarken, Kur'ân'a inananların dev ahlâk ufuklarında bir başka insanın erişemeyeceği güzelliğe erişiyordu.

Veysel Karani'nin bütün duyguları Efendimiz tarafindan çok iyi bilindiği için, Efendimiz sonsuzlara yansırken mübarek hırkalarını Veysel Karani hazretlerine armağan etti. Böylece, kendisini sevmenin hikmet dolu ihtişamını bizlere bir kez daha sergiledi. Mânâ ilminde Veysel Karani hazretleri, elest meclisinin şanlı bir yıldızı ve mutluluk çağının bir mânâ ashabıdır. Gönülden eğitime de Veysîlik denir.

Efendimizin etrafında nurdan bir halka kuran ashab-ı güzinin her biri ayrı bir ilâhi hikmeti yaşatır. Onlar tekteki derinliği ile anlaşılmadıkça, îman mutlak güzelliğine ulaşamaz. Bu yüzden onlara ayrı ayrı sevgi ve hayranlığımız emredilmiştir.

D) EFENDİMİZ BEŞERİYETİ KURTULUŞA ÇAĞIRIYOR

İslâmiyet'in yaktığı ilim meşalesi öylesine net, başlattığı insanlığın şeref tarımı öylesine açıktı ki; ne o gün için Mekke'nin ne de çağlar boyu toplumların bu davaya karşı çıkması akıl alır bir hareket değildi. Konu İslâm Tarihi açısından olduğu kadar medeniyet tarihi açısından da fevkalâde önemlidir.

Mekke'de Erkam'ın evinde başlayıp, ilk ilkelerini tesbit ederek, Mekke, hatta tüm çevreye bir bildiri niteliğinde görüşlerini açıkladı. Bu ilkeler, ileride Medine Beyannemesi'nde daha da netleşecek ve medeniyet vesikası hâline gelecektir. Mekkeliler'i çılgına çeviren bu ilkeler acaba nelerdi?

1-) İnsanlar doğuştan eşittir ve bu eşitliği birbirinden üstünlük iddiası ile kimse bozamaz.

2-) Kadınlar da erkeklerle eş yaratılmış ve onlarla eşit haklara sahiptir. Onların farklı hizmet ve davranışları eşitlik ilkesini bozamaz.

a-) Özellikle, evlenmede kadının hür iradesi şarttır.

b-) Kadınlar mutlaka okuyup yazmalı, ekonomik hakları tümüne sahip olmalıdır.

3-) Kimse kimseyi, ekonomik güçle sömüremez. Her türlü haksızlık sona erdirilecektir.

4-) Tüm yanlış âdetler, put tapmalar, uğursuzluk düşüncesi, evlâdını gömmek gibi çirkin çarpıklıklar hemen terk edilecektir.

5-) Toplumları çökerten her türlü ahlâksızlığa, özellikle yalana son verilecektir.

İşte İslâm'ın ilk açtığı insanlığın haysiyet meşalesi, alevinden bu ilkeleri dalgalandırıyordu. Hemen ardından ilim öğrenme, temizlik ve sağlık ilkelerine uyma prensipleri Kuı'ân emri hâlinde bildirildi. Hâlbuki o günkü Mekke ve ondan sonra gelen toplumların çoğu bu güzelliklerin tersi olan çarpık yaşantıyı seçmişlerdi. İşte Mekke zenginlerinin dönemediği viraj bu idi.

0 tarihten sonra da, böylesine açık erdemlikler dururken, çirkin yaşantıyı seçenler ne yazık ki çoğunlukta kalmışlardır. Bugün pek çokları «çağın gereği bu» diye çarpık yaşantıyı sürdürürken, bunu kendileri icat etti sanır. Hâlbuki 14 asır önce Mekke'li müşrikler onlardan çok âlâsını yapıp çıkmaz sokakta saplanıp kalmışlardı.

Kur'ân'ın en büyük mucizesi, getirdiği ilkelerin çağlar boyu yavaş yavaş toplumlara sinerek yayılmasıdır. Bugün Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi bile, bu sırrın ötelerden yansıyan bir görüntüsüdür. Bu noktaya üçüncü bölümde daha etraflıca değineceğim. .

Elest meclisinde ruhlar, paniğe kapılıp nasıl «evet» demekte gecikmişlerse, aynı olaylar önce Mekke'de, sonra da bin küsur yıldır insanlık tarihinde tekrar edip durmuştur. Dikkat ederseniz Mekkeliler de 17 yıllık gecikmeden sonra gerçeklere boyun eğmiş, insanlık tarihi de asırlar boyu gecikmeden sonra Kur'ân ahlâkına fark etmeden uymaya başlamıştır. Bazılarının medeniyet âlemi diye hayranlıkla seyrettiği gelişmiş ülkeler, el, yüz yıkamayı, kadın eşitliğini ancak 100 seneden bu yana uygulayabilmişlerdir.

Mekke müşrikleri, İslâmiyet'e karşı direnirken, bir avuç kahramanı imhâ etmek isterken, elbette kendilerinden bin yıl sonra doğmaya başlayacak medeniyetin temeline bomba koymaya kalktıklarının farkında değillerdi.

Mutluluk çağında ilk inananlar arasında bazı mutlu kişiler de doğrudan doğruya Efendimizin mânâ cereyanına kapılarak bu imânı bulmuşlardır. Nitekim, Hz. Ömer, Efendimize suikast amacı ile yola çıkmış, fakat ilk Müslümanlardan olma şerefıni taşıyan kardeşi Fâtıma sultanın cereyanına çarpılıvermişti.

Hz. Ömer'in Müslüman oluşu Hz. Fâtıma'nın mânâ sırrında gizlidir. Mânâ ilimleri açısından çok önemli olan bu hadise şöyle cereyan etmiştir:

Fâtıma annemiz o sırada yeni gelen Taha Sûresi'ni okuyordu. Taha, Efendimizin Ledün âlemindeki ismidir. Hz. Fâtıma bu sûreyi o kadar içten okuyordu ki, Ledün âleminden Efendimize mânâ cereyanı bağlanıverdi. İşte o sırada Ömer, kardeşinin İslâm olmasına fevkalâde kızarak Hz. Fâtıma'ya bir tokat attı. Hz. Fâtıma da kutsal bir öfke ile elini kaldırıverdi. Hz. Ömer, İslâm olduktan sonra bu olayı anlatırken:

- Fâtıma bana elini kaldırınca, öyle şiddetli tokat yedim ki, hayatımda öyle bir tokatı en şiddetli savaşlarda bile görmemiştim, sanki o bir şimşek gibi bütün bedenimi titretti. Oradan çıktıktan sonra Erkam'ın evine gidene kadar, bütün vücudum titredi.

Hz. Ömer'in îmana gelişinde bir başka sır da Efendimizin Cenab-ı Hak'tan onu ismen istemesinde idi. Fahr-i Kâinat Efendimiz Müslümanların çok eziyet çektiği günlerde Al­lah'a niyâz ederek, inananların ya Ebû Cehil'le ya Ömer'le takviyesini istedi. Şeref Hz. Ömer'e nasip oldu. Bize göre bu sır, kardeşi Fâtıma'nın gönlünden doğmuştur. Ancak mânâ bilimlerinde Hz. Ömer'in İslâmla şereflenişi bir başka açıdan şöyle izah ederler: 0 zamanda Ömer de Ebû Cehil de küfür ve isyanda idi. Ebû Cehil devamlı fitne içinde olan bir çirkinliğe sahipdi. Aynı zamanda Yahudi bir fahişe olan Sara'ya maddesel ve âdi ilgilerle öylesine zebun olmuştu ki, iç dünyası bu âdi fahişenin bile plânlarıyla doluydu. Hâlbuki Ömer, iç dünyasında böyle bir fitneye sahip değildi.

Îman zincirinin önemli bir halkası da sonradan Medine'de îman eden Hz. Dıhye'der. Mânâ bilimlerinde Dıhye olayına çok önem verilir.

Dıhye, başlangıçta Müslüman değildi, fakat İslâm olmadığı hâlde Efendimizi çok seven, O'na hizmetten zevk alan zengin bir gönüle sahipti. Sehası, güler yüzü, tatlı dili onu pek sevimli kılmıştı. Mânâ ilimlerinde bu karakter çizgisine «latif mizaç» denir. Efendimiz de Dıhye'yi çok sevmesine rağmen, îman konusunda hiçbir şey söylemez, bu konuda isteği ondan beklerdi. Ne çare ki, kaderin bir cilvesi, Dıhye îman etmekte gecikiyordu. Nihayet beklenen an geldi. Ve bir gün Efendimiz ashabı ile otururken, kalkıp hırkasını hane-i saadetlerinin eşiğine serdi, sebebini soran ashabına:

- Dıhye îman etmek üzere geliyor, buyurdu.

Ve sonra Dıhye geldi, eşiğe basmadan Hırka-i şerifi aldı, öptü, ağlayarak yüzüne sürdü ve îman etti.

Dıhye hazretlerinin mânâ bilimlerinde bile hikmeti çok zor kavranır. Efendimizin sevgisi Dıhye üzerinde öylesine şiddetli, öylesine net idi ki, Dıhye hazretleri kime îman teklif ederse, o insan mukavemet edemez, hemen îman ederdi. Hatta, Bizans İmparatoru Heraklius'a elçi olarak gittiği zaman o bile mukavemet edemedi, îman etti. Mûte Savaşı bölümünde bu esrarlı hikmetlere tekrar döneceğiz.

Veysel Karani bölümünde söylediğim gibi, Fahr-i Kâinat'ın âlemleri kaplayan nuru etrafında Allah'ın ışık ışık yaktığı hikmetler, ilâhi sevdanın akıl almaz sanat şaheserleridir. Sırf Fahr-i Kâinat Efendimizin saltanatındaki sonsuzluğu göstermek için, renk renk güzellikler hâlesi hâlinde Ashab-ı Güzini farklı yansımalar şeklinde yaratmıştır.

E) EVRENİN EN MUHTEŞEM OLAYI: MÎRAÇ

Mekke'nin o çetin günlerinde Efendimiz bir yandan akıl almaz fazilet savaşı veriyordu, bir yandan da gönlünde ilâhi aşkın raksını, ha.n tanımıdır ki; ancak inananların Efendimize karşı olan aşkları nisbetinde hissedebilir. Kıymetli okuyucularıma mîracın kendisini olmasa bile, hiç değilse sonuç çizgilerini anlatmak istiyorum.

Yüce kitabımız Kur'ân, mîracı iki ayrı sûrede bildirmektedir:

a-) İsrâ Sûresi birinci âyet: «Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan altıp, bir kısım âyetleri göstermek için çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksa ya götüren Allah'ın şanı yücedir, doğrusu o işitir ve görür.» Bu âyet, mîracın gerçeği açısından fevkalâde önemlidir. Ve özellikle mîracın bedenle birlikte yürüdüğünü; önce dünya mekânında, yani madde evreninde başladığını anlatmaktadır. Mîracın bu safhası birkaç saniye sürmüştür.

b-) Sûre-i Necm'de Mîracın bütün incelikleri anlatıldığı hâlde, Mîraçtan bahsedilmez. Bunun nedeni de, ilâhi hikmetin kavranmasındaki güçlük nedeniyle, Efendimizin mekânları aşan sırrı on üç ilâ on yedinci âyetlerden anlıyoruz ki, Cebrail ile birlikte evrenin diğer boyutlarını ve mekânlarını aşıp Sıdre-i Münteha'ya varmıştır. Bu çizgi, tüm hilkatın sınır ve ufuk çizgisidir. Bundan ötesi Cebrail'in intikaline imkân vermeyen ilâhi katlardır ki, tüm varlıklar içinde ancak Efendimize nasip olmuştur.

Mîracın bu safhası da zaman ötesinde cereyan ettiği için hiçbir süre ölçüsü içinde değildir. Eğer bir saat ifadesi gerekirse, sıfır zamanda cereyan etmiştir.

Mîracın Mekke'den Kudüs'e olan saflıası, dünyadaki zaman kavramını ifade etmektedir ve mîraçta geçen zamanın tümü bundan ibarettir. Nitekim Efendimiz Mîraçtan döndüğü zaman henüz yatağı soğumamıştı.

Mîracın çok önemli iki çizgisini açıklamak istiyorum. Madem ki, mîraç safha safha boyutları ve mekânları geçerek sürmüştür. 0 hâlde bu sırada zaman boyutu da aşılmıştır. Bunun anlamı ise çok ilginçtir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, mîracın Kudüs'ten sonraki bölümünde zaman diliminin; bir başka anlamda zaman boyutunun tümüne intikal etmiştir. Böylece yaşadığı çağın öncesini ve sonrasını nokta nokta aşmıştır. Daha açık tanımı ile, mîraç sırasında Efendimiz, meselâ bizim zaman dilimimizden de geçmiştir. Ondört asır önce, şu anımızı aynen seyretmiş, daha gerçek tanımı ile aynen yaşamıştır. Bunun anlamını fark ettiniz mi? Bu büyük mânâ olayının pek net olan bu hakikati karşısında hiç kimse Efendimiz için «bizim bu günlerimizi ne bilecekti?» diyemez. Mânâ ehli, gönül sevdalıları, Efendimizi bu anda ondört asır önceki beden gerçeği

ile görebilirler. Zaten mîracın en derin hikmetlerinden birisi budur. Mîraç intikali sırasında zamanın her an, her dakikası içinde Efendimiz fiilen bulunmuştur. Onun için, Efendimizi 1400 sene önce yaşamış bir efsane sananlara, tüm boyutlar kahkaha ile gülüyor.

Mîraç olayının yine çok önemli bir yanı da Efendimizin mikro kozmosa, yani atom çekirdeğinin en ücra köşelerine ve de makro kozmosa, yani galaksilerin tümüne yansımış olmasıdır. Bu yüzden mîraç, evrenlerin hem enfüsünde (en iç noktalarında) hem âfakında; evrenin tüm mesafelerinde sürmüş bir Muhammedî intikal sırrıdır.

Şimdi mîraç konusunda en çok tartışılan bir konuya geliyorum. Fahr-i Kâinat Efendimiz, mîraçta Allah'ı görmüş müdür, ya da bir başka deyimle mîraç demek Allah'ı görmek demek midir?

Bu soruyu cevaplamak için evvelâ Allah'ı görme kavramına bir yaklaşım gerekir. Allah, bir fotoğraf seyredilir gibi görünür mü? Elbette görünmez. Allah kendinin görünümünü anlamamız için yüce kitabında aynen şu tarifi yapıyor:

«O evvel ve âhirdir», yani zamandan önce, zamanla beraber ve zamandan sonra da O vardır. Âyet devam ediyor: «O zâhir ve bâtındır» yani hem tüm açıklığı ile meydandadır, hem de tüm gizlilikler ve bilinmezliklerde O vardır.

Demek ki, Allah'ı görme kavramında hem zaman düzlemi ve onun ötesindeki sonsuzluk ve hem de her türlü mekânların, boyutların ötelerine yansıyan sonsuzluk vardır.

İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz, mîraçta zaman ve mekân eylemlerinin tümünü geçerek ötelere yansıdı. Bu ciheti, Cebrail'in Sıdre-i Münteha'da kalıp Efendimizin daha ötelere intikalinden anlıyoruz. Sıdre-i Münteha boyutların ana iskelet sistemini temsil etmektedir. İşte Efendimiz bunun da ötesine geçerek, ilâhi güzelliklerin «evvel ve âhir, zâhir ve bâtın» olan tüm hikmetlerini seyretmiştir.

Namazın Sırları kitabından hatırlayacağınız gibi, burada Efendimize Ettahiyyâtü hadisi verilmiştir.

Allah, Efendimizin hamdindeki ilâhi sevdaya öylesine meftun olmuştur ki; bu hadiste, tüm övgülerin üstünde Efendimize bereket sırrı ihsan etmiştir.

Mekke'nin, o yıllarda akıl almaz çetin günlerinde, bir avuç mü'minle sürdürülen büyük kulluk çilesi, Fahr-i Kâinat Efendimizin kalbinde ilâhi sevdayı bir an eksiltmek şöyle dursun; aksine arttırmış ve Allah da bu günlerin müjdesini o anda emredivermiştir. İşte o bereket müjdesi milyarları aşan mü'minlerin kurtuluş sırrıdır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, huzur-u ilâhide akıl almaz bir hikmeti daha bize yansıtmıştır. Cenab-ı Hak, Efendimize:

- Habibim, bana kulluk sırrından ne getirdin? buyurunca, Efendimiz:

- Ya Rabbi, sana, sende olmayan bir şey getirdim, diye niyaz etti. Allah:

- Bende olmayan nedir habibim? buyurunca. Efendimiz.

- Ya Rabbi, sende olmayan tek şey yokluktur, sana onu getirdim, buyurdu.

Burada Mîraç ile Elest meclisinin hikmetleri birleşiyordu. Herkesin merak ettiği bir soru Efendimizin Elest meclisinde paniğe kapılmadan nasıl «Belî» dediği sırrı idi. İşte Efendimiz, Allah'a sunduğu ve Allah'ın hilkat sırrından Efendimize karşı sonsuz aşkı sergilediği bu yokluk sırrı idi. Nitekim: El fakr-ı fahri (yokluğumla iftihar ederim) hadisi şerifi, Allah karşısında kulluğun mutlak tarifidir. İnsanlar bu tarife yaklaştıkça mutlak kulluğa yaklaşır, bu kavramda uzaklaştıkça isyana gider.

Allah Efendimize lütfettiği bereket sırrı içinde ve de Efendimizin mutlak kulluktaki yokluğu sunmasından öylesine razı oldu ki:

- Sevgili Habibim, ne istersen ihsan edeceğim, İstediğini dile buyurdu.

Ve Kâinatın Fahr-i Ebedîsi o anda yalnız mü'minleri diledi:

- Salih kullarını da mîraca eriştir, diye niyâz etti. Ve Allah:

- 0 hâlde namaz kılsınlar, diye emretti.

Böylece inananlara hem namaz gibi akıl almaz bir nimetler demeti hediye edildi, hem de mîraç namazına ilâhi izin çıktı.

Sevgili okuyucularım, şüphesiz mîraç, Allah ile sevgilisi arasında bir sevda hikâyesidir. Elbette, biz onun ne ateşini, ne rüzgarını, ne de gönüllerini sonsuza dek coşturan hazzını idrak edemeyiz. Bize düşen, mîracın sırrındaki inceliği bilmek ve Elestte askıda kalan kulluğumuzu kazanmak için dört elle namaza sarılıp; her an hamdin gerçeğini öğrenmeye gayret sarfetmemizdir.

Kur'ân'ın yaşanması, onun âyetlerinin sonsuz sırrının hissedilmesi, ancak mîraçta verilen namaz sayesinde mümkündür. Özellikle ve mutlaka Fahr-i Kâinat Efendimizin kimliğimizde vizesi şarttır. Fahr-i Kâinat Efendimize, tüm sevgileri gölgede bırakan bir aşkla bağlanmadıkça hiç bir metodla hiçbir yere varamayız. Mîracın bize yansıyan en önemli hikmeti budur.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Dünyanın Yücelen Kaderi : Hicret

Mîraç bir açıdan dünya tarihinin dönüm noktası idi. Zîra bu yücelme, insanlığın bağışlanması ve kaderin güzele dönüm fermanını getirdi. Beşeriyetin bu yeni kaderinin çıkış noktası ise Hicretti.

Ünlü Taif duasından sonra Akabe'de, içlerinden hanımefendilerin de bulunduğu bir grup Medineli Müslüman, ihlâs dolu gönül güzelliği ile Efendimize teslim olup, onu Medine'ye çağırırken; yeni bir beşeriyet tarihi başlattıklarını belki de bilmiyorlardı. Ne var ki, o anda ilâhi murad insanoğluna büyük bir şeref kapısı açıyordu.

Önce nur yıldızları mü'minler, ufak gruplar hâlinde Medine'ye göçtü. Mekke müşrikleri hâlâ değişmez körlüklerinin girdabında Efendimize tuzak hazırlamakla meşguldü. Fahr-i Kâinat Efendimiz, sevgili dostu Hz. Ebû Bekir'le birlikte yola çıktığı zaman, Efendimizin evinde dünya tarihinde eşi görülmemiş bir ihlâs sergilendi.

Hz. Ali, Fahr-i Kâinat Efendimizin yatağına yatarak, önceden bilinen suikasta karşı gönüllü oluyordu. Olayın en ilginç yanı ise Hz. Ali'nin o yatakta uyuması idi. 0 yatağa yatmak için bir başka mü'min, canını fedaya belki hazırdı. Fakat kimse o gece mutlaka saldırılacağı belli olan o yatakta

uyuyamazdı. Mânâ ilminde ihlâsın tarifi bu olaydır. Yani Hz. Ali'nin yatakta uyuması.

Mekke'nin batı yakasına düşen bir mağarada tarihin en kutsal yolcuları istirahat ediyordu. Bilindiği gibi, müşrikler mağaranın önüne kadar gelip mağara ağzının örümcek ağıyla kaplı olduğunu görerek döndüler. Bu sırada, mağarada muhteşem bir mânâ sırrı sergileniyordu.

Dışarıda kıyamet koparken Fahr-i Kâinat Efendimiz, mübarek başını Hz. Ebû Bekir'in dizine koyarak uyuyordu.

Hz. Ebû Bekir, tam ayağının altına gelen yerdeki bir deliği, yılan yuvası olduğunu sezip, ayağı ile kapatmıştı. Nitekim biraz sonra, yılan gelip Hz. Ebû Bekir'in parmağını soktu. 0 da ayağını hızla çekince Efendimiz uyandı. 0 sırada dışarı çıkan yılan, mânâ lisanı ile:

- Ya Ebû Bekir, ben Kâinatın Fahr-i Ebedisini görebilmek için, bu yuvada yıllardan beri beklerim, neden onu görmeme mani oluyorsun, diyerek saatlerce Efendimizi seyretti. Ve sonra kayboldu.

Hz. Mevlânâ'nın mânâ penceresinden aktardığı bu hikmet, o anda Hz. Ebû Bekir'in Hikmet-i Muhammedi'yi tüm boyutlarda sezdiğini ifade etmektedir.

Hicret sırasında, klâsik tarihlerde okuyacağınız pek çok mûcize zuhur etti. Ancak en önemlisi Fahr-i Kâinat Efendimizin baştan sona kadar Hicret'i neş'e ve huzur içinde geçirmesiydi. Bahsin başlangıcında da arz ettiğim gibi, Fahr-i Kâinat Efendimiz mîraçta dünyanın kaderinin değiştiğini seyrettiği için hiçbir endişesi yoktu. Medine'de bütün mü'minler Efendimizi bekliyordu. Gönüllerindeki sevgi, birbirlerinden haberi olmadan, aynı hasret şarkısını besteleyiverdi. Yeryüzünde böyle bir hadise görülmüş değildir. Bir topluluk aynı hasreti, anı sevgiyi farkına varmadan şahane bir beste hâline çeviriverdi. Nitekim Dede Efendi bin yıl sonra, İstanbul'da o anın zaman düzlemine düştüğü zaman şarkının notalarını yazarak bizlere hediye etti: Zaten ondan sonra da Dede Efendi, Medine'ye göç etti.

Medine'de, Müslümanlar Efendimizi karşılarken, bir muhteşem hikâye de Hz. Habibe'ye aittir:

Ebû Sufyan'ın kölesi olduğu hâlde, cesaretle İslâmiyet'i kabul etmiş bu yüce kadın, müşriklerin çeşitli eziyetlerine muhatab oldu. Sonunda gözlerine mil çekip kör ettiler. Efendimize öylesine gönül sevdası taşırdı ki: Efendimizin çileli günlerinde o sıcak ülkede doyasıya su içmez:

- Fahr-i Kâinat sıkıntılı iken, suyun bana vereceği mutluluğa bile tahammülüm yoktur, derdi.

İşte Efendimizi karşılayanlar arasında madde gözleri görmeyen bu yüce insan da vardı.

- Senin gözlerin görmüyor, sen niye bu kalabalıkta karşılamaya geldin? diyenlere:

- Kokusunu alırım, buyurdu.

Ve de gerçekten o kokuyu aldı. Efendimiz, mübarek ayaklarını Medine'ye bastığı an, Habibe'nin gözleri açılıverdi. Hicret'in ilk mûcizesi böylece pırıl pırıl gönüllere ışık ışık doldu.

Habibe'nin gelmesinden Efendimiz de çok mutlu olmuştu. Daha evvel görmediği hâlde, uzaktan tanıyıp:

- Sen de geldin mi Habibe? diye iltifat ettiği zaman, her şey bir saniyede oluverdi.

Hazreti Habibe madde dünyasındaki ışıklara da gözlerini açarken, güzellerin en güzelini görüyordu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Medine'ye gelip ilk mescidin yerini tayin ettiği zaman, şüphesiz ki kendisinden on dört asır sonra 2,5 milyon kişinin orada namaz kıldığını seyrediyordu. Bundan dolayı da pek mutlu idi. Onun nâzenin elleriyle kerpiç taşımasındaki zevki anlamak mümkün değildi. O mübarek zevki, indi ilâhide öyle bir kader çizgisi çiziyordu ki, asırlar boyu Allah, bereketini vererek Müslümanların sayısını milyarlara ulaştırdı.

A) İSLÂM DEVLETİ KURULUYOR

Hicretin ilk yıllarında muhacirler, maddeten sıkıntılı günler geçirdiler. Nitekim, Efendimiz hicretin ilk yıllarında Hz. Âişe ile evlendiği zaman; bu düğünün bir testi sütle tamamlanması bütün mü'minlerin gönlünde rikkat yarattı.

Şüphesiz ki, Medine'nin ilk yılında İslâm tarihinin ve Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri Medine Beyannamesi'nin ilânı idi. Yazılı bir anayasa mahiyetinde olan bu beyanname, hedefleri açısından daha çok Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesine benzer. Bu beyannamenin hedefleri açısından üç önemli mesajı vardı:

a-) İnsanlar: İnanç, dil, ırk, cins farkı gözetmeksizin eşittir. Onların hürriyeti, dinlerine ait mahkeme seçme hakları dahil, her konuda vazgeçilmez haklarıdır. Medine'de kurulan İslâm Devleti'nin bu hürriyetleri getirmek için, ortaya koyduğu ilke «Medine'de yaşayan her inançtaki insanlara, Yahudiler dahil, herkese eşit hak ve hürriyeti taahhüt ederiz» cümlesiyle ifade edildiği zaman, bütün Arabistan İslâmiyet'in getirdiği bu yeni kavramlar karşısında hayretten hayrete düştüler. Çünkü o güne kadar gelen bütün dinler, siyasi otoriteler, yalnız kendilerine hürriyet ve hak tanırdı.

b-) Medine Devleti, bu beyannamede yeryüzünde ilk kez belediye hizmetlerini tanımlamış, her çeşit inançtaki insanlar için eşit prensiplere bağlamıştır. Yine bu konuda, beyannamede mülkiyet haklarının değişmezliği net bir şekilde bildirilmiştir.

Nitekim, şehrin tek içme suyu bir müşrikten 25 bin dinara alınarak kamulaştırılmıştır. Bu râyiç, normal râyiçin 8 katıdır. Parayı Hz. Osman ödemiş ve su bütün Medine halkının istifadesine açılmıştır.

c-) Şehrin korunması, güzelleştirilmesi konusunda da prensipler getiren Medine beyannamesi, şehir halkını her türlü saldırıdan korumayı taahhüt etmiş, ancak masraflar için çeşitli grupların silâh temin etme ya da para verme gereğini getirmiştir.

O devirde, özellikle Orta Doğu'da çok karışık olan ticaret hukuku, v.s. hukuk açısından ana ilkeler getirerek, çeşitli inançtaki insanların kendi gruplarının uygun göreceği mahkemelerde yargılanmasını serbest bırakmıştır.

Medine Beyannamesi bir yeni kültürü temsil etmektedir. Âdeta kabile hayatından en ileri toplum hayatına geçişin tarihte ilk temsilidir.

İslâmiyet'in Medine'de hızla yayılması, çok ilginç bir şekilde cereyan etmiştir. Efendimizin getirdiği okuyup yazma ilkesi, kadınlar arasında hızla yayılmış, yeryüzünde ilk kez kadınlar toplu hâlde eğitilmeye başlanmıştır.

Yeni kurulan şehir meclisi, önce tam bir belediye teşkilâtlanması yapmış, ilk iş olarak çarşı kontrolleri çıkartmıştır. Satılan malların Kur'ân hükümleri gereğince sağlığa aykırı olmaması denetlenmiştir. Bilindiği gibi Kur'ân: kirlenmiş, kokmuş, kesim şekli belli olmayan yiyeceklerin yenmesini yasaklamaktadır. En ilginç olay ise çarşı kontrollerinin şefliğine bir annemizin tayinidir. Hz. Şifâ annemiz pek tanınmış bir isimdi. Çok iyi vaaz eder. Kur'ân'ı çok iyi bilirdi. Bu yüzden çarşıların kontrol şefliğine atandı.

Bu şehirleşme ve medenîleşme işleri yürürken, bir yandan da Müslümanlar çok hızlı bir şekilde eğitiliyordu. Özellikle hanımlar, hutbeleri ve vaazları kesiksiz takip ediyorlar, aralarında en zor konuları tartışabiliyorlardı. Bir ara vaaz topluluklarının çok kalabalık olması nedeniyle, hanımların vaaz günleri ve saatleri ayrıldı, fakat bu uygulama kesinlikle hanımların tecridi anlamına değildi.

Gerek o yıllarda, gerekse ileri yıllarda birçok İslâm annesi çeşitli toplulukları yetiştiriyor, ders veriyordu. Bilindiği gibi, başta Âişe annemiz olmak üzere birçok yetişmiş İslâm annesi, erkekler de dahil olmak üzere, vaaz ve dersler verirlerdi. Birkaç yıl sonra üst üste gelen harpler dolayısıyla duyulan ihtiyaç nedeniyle kadınlar hemşire olarak eğitilmeye başlandı. Böylece tıp tarihinde ilk kez, Efendimizin kızı Fâtıma annemiz ile aynı zamanda iyi bir savaşçı olan Nesibe annemiz hemşire olarak ayrıldılar.

Medine devletinin böylece kadınlara verdiği öğretmenlik, hukukçuluk, hemşirelik, ve denetim görevi asırlar boyu göz ardı edilmiş, daha acısı, bu uygulama dini bir vecibeymiş gibi âdetleştirilmiştir.

İslâm bilimleri açısından ve İslâm hukuku açısından bir numaralı bilim adamı Hz. Âişe'dir.

Hz. Âişe:

Yüce Efendimiz:

- Dinin yarısını Âişe'den öğrenirsiniz, buyurmuştur.

Âişe annemiz, korkunç bir zekâ ve hâfızaya sahipti. Ve de tarihteki kutsal görevini bilerek, Efendimizin her sözünü, hareketini, yorum tarzını hâfızasına nakşederdi.

Diğer taraftan Âişe annemiz, küçük yaşına rağmen evliliklerinin ilk yıllarından itibaren Efendimize muhatap olabiliyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, mânânın derinliklerinden dünyaya dönüşü, Âişe annemizin lâtif sesi ve güzel yüzü ile sağlardı. Âişe annemizin beyaz yüzü ve pembe yanaklarına kıyasla, Fahr-i Kâinat Efendimiz niyaz ve hamd âleminden âfaklara dönmek için.

- Ya Hümeyra (Pembe yüzlü), ya Hümeyra, konuş, diye emrederdi.

Ve sonra beşeri faz'a; âfakta dönerdi.

Ne yazık ki, birçok İslâm âlimi Hz. Âişe annemizi hadis nakleden bir ezberci sanır. Hâlbuki, Batılı hukukçular Âişe annemizin hukuk usulüne dair yorumlarına hayrandır. Nitekim Osmanlılar'ın son çağlarında tertip ettikleri bir tarz hukuk usûlü; mecelle, hükümlerinin mesnedini tamamen Hz. Âişe'den alır.

Hz. Âişe, ilim açısından, Kuran ve hadisleri bağdaştırarak yorum yapabilen gelmiş geçmiş en büyük İslâm Hukuku yorumcusudur. Hz. Âişe annemizi böyle gerçeği gibi bize yansıtmayan Emevilerdir. Zîra, Hz. Âişe annemize Emeviler, kendileriyle işbirliği yapması için, büyük baskı ve menfaat vaatleri yapmış, Âişe annemiz onları reddetmiştir. Bu yüzden de Emeviler devrinde yazılan tarihlerin tümü, Hz.Âişe'yi tanımamakta ısrar etmiştir. Bu yargılarımızı değişik bulan okuyucularımız için, iki önemli noktayı açıklamak isterim"':

a-) Cemel Vak'ası diye bilinen Hz. Âişe'nin Hz. Ali'ye karşı çıkış olayı kesinlikle nakledildiği gibi değildir. Hz. Âişe annemiz, Hz. Osman'ın katillerinin açıklanması için böyle bir harekata girişmiş, Hz. Ali'nin nazik davranışı ve özel izahlarından sonra Medine'ye dönüp istirahate çekilmiştir. Ondan sonra Emeviler ısrarla Hz. Âişe'yi kendi taraflarına çekmeyi istemişlerse de hepsini reddetmiştir. Ömrünün sonuna kadar hiçbir şekilde Emevilerin siyasi gücüne boyun eğmemiş, onlarla işbirliği yapmamıştır.

b-) Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Emevi politikacılar Hz. Hasan'ı yok etmeyi plânlamış, bu kez Hz. Âişe annemiz ciddi şekilde bu tertiplere karşı çıkarak:

- Hz. Hasan ve evlâtları benim himayemdedir. Hepsi Medine'de benim misafirimdir, kim onlara karşı bir harekâta girişirse atıma atlar, bütün Müslümanları ayağa kaldırırım, buyurmuştur.

Tekrar konumuza dönüyoruz. Medine'de gelişen olağan üstü büyük kültür ve nizamlara rağmen, İslâm düşmanları düşmanlıklarından vazgeçmemiş, aksine büyük telâşa kapılarak, müşriklerle Yahudiler işbirliği havasına girmişlerdir. Özellikle geniş kültürleri olan Yahudi âlimleri Medine'deki bu yeni dev medeniyetin kısa sürede dünyayı istilâ edeceğini hemen anlamışlardır. Bir kısmı Müslüman olmuş, bir kısmı ise çirkin bir kinle Mekke müşriklerine haber göndererek, iş işten geçmeden Müslümanları imhâ etmelerini öğüt vermişlerdir. Hâlbuki, ilâhi kader, o sırada Mekke müşriklerinin elebaşlarına ölüm fermanını yazmıştı.

B) BEDİR VE UHUD ZAFERLERİ

Hicretin birinci yılı sona ererken, Mekke müşrikleri önce Mekke'de sonra da Medine'de Yahudilerin fitnesiyle büyük bir terör estirmeye başlamıştır. Terör o kadar ileri gitmişti ki, Medine'de Efendimize suikast yapılacağı ve hazırlıkların tamamlandığı söylentileri dolaşmaya başladı. Diğer taraftan, başta Saad İbni Vakkas olmak üzere ashab, Efendimizin evinde nöbet tutmaya başladı. Mekke'den gelen haberlerse pek acı idi. Müslümanların bütün malları yağma edilmiş, evleri tahrip edilmişti.

Ramazan ayında savaş edilmesine müsaade eden âyet-i kerime inmişti. 63 tanesi muhacirlerden oluşan 313 kişilik İslâm Ordusu Bedir Kuyularına doğru hareket etti.

Bedir Zaferi: Ordunun savaş hazırlıkları bittiği zaman, ilk ilâhi müjde o sabah Kadir Sûresi'nin inzâl olmasıyla mü'minleri coşturdu. Bu azametli sûre, Allah'ın yüce kitabının inzâl sırrını açıklıyor, tüm mânâ kuvvetleriyle İslâm'ın zaferini enfüsî anlamda müjdeliyordu. Bedir Harbi'nin bu nâmütenahi hikmetleri ortada iken, onu bir kervan yolu kesme harekâtı olarak göstermek abestir.

Bedir savaşındaki bir başka incelik de, o zamana kadar bütün savaşların soy kavgalarını temsil etmesine rağmen, tarihte ilk kez bu savaşın fikir savaşı olmasındadır. Nitekim bütün mü'minler yakın akrabalarına karşı rahatlıkla bir fikir savaşı vermişlerdir. Meselâ, Huzayfe, babası Utbe'ye karşı savaşmıştır.

Bedir savaşının yüceliğini gösteren bir olayı nakletmek istiyorum: Fahr-i Kâinat Efendimiz, sayıları çok az olan Müslümanların sayısını arttırmak için çaba sarf ettiği bir sırada, savaştan kısa bir süre önce müşriklerin eline esir düşen 8-10 Müslümanın koşarak geldiklerini gördü ve pek sevindi. Ancak, Efendimiz onların neden geciktiğini sorunca, savaşa yeni katılmak isteyen bu Müslümanların, müşriklere savaşa girmeyeceklerine dair söz verip öyle kurtulduklarını öğrenince:

- Kutsal bir amaç için de olsa, bir mü'min ahlâkından tâviz veremez. Biz bu savaşı ahlâkı yeryüzüne yerleştirmek için yapıyoruz. Siz savaşmayacağınıza dair söz vermişsiniz. Derhâl Medine'ye dönün, buyurdu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz sabah namazından sonra, başını secdeye koyup secdede şu duayı etti:

- Ya Rabbi, onüç yıldır sonu gelmez mücadelelerden sonra toplayabildiğim mü'minleri getirdim, onlara zaferi vermezsen yüce dâvâ sönecek. Sen müjdeni verene kadar alnımı bu secdeden kaldırmam, buyurdu.

Mü'minler, yüksek sesle yapılan bu duayı duydular. Ancak, Efendimiz bir saniye sonra secdeden kalktı. Evet mü'minler müjdeyi anlamıştı. Huşû ve coşku içinde savaş alanına fırladılar.

Düşman askerleri İslâm askerlerinin hem üç katı, hem de tecrübeli savaşçılardan kurulu idi. Hâlbuki İslâm askerlerinin büyük çoğunluğu hayatında ilk kez kılıç kullanıyor, savaşa katılıyordu. Buna rağmen akıl almaz bir kahramanlık destanı yazarak, İslâm'ın bu ilk zaferini altın çizgilerle evrenin sonsuz boyutlarına yazdılar. Mekke kâfirlerinin elebaşları, Ebû Cehil ve Şeybe dahil, itlâf olup tarihten silindiler. İlâhi hikmete bakınız ki, Ebû Leheb ile Velit Bin Mugıyre, savaşa katılmadıkları hâlde aynı günlerde Mekke'de tarihten silinircesine kahrolup öldüler.

Savaşı, evrendeki bütün varlıklar büyük coşku ve heyecanla seyrettiler. Melekler dayanamayıp zaman zaman Bedrin aslanları arasına katıldı. Ve Bedrin şehitlerini cennet, büyük bir hazla bağrına bastı.

Bedir Savaşı, hiç savaş görmemiş insanların, göğüslerindeki îmanla çok gülü bir orduyu perişan etmesinin hikâyesidir. Bedir Savaşının tüm stratejik tertiplerini yapan; zaferi âdeta bir kanaviçe gibi işleyen şüphesiz Efendimizdi.

Şimdi de size, Bedir Savaşının mânâ penceresinden birkaç noktayı seyrettireceğim:

a-) Savaştan önce kâfırler, o devrin âdetlerine uygun olarak teke tek döğüşecek savaşçı istediler. Hz. Ammar hemen fırladı, fakat Efendimiz izin vermedi:

- Onlar sana, sevgili annene ve babana çok eziyet ettiler. Ola ki içinde intikam duygusu galip gelir. Unutma, biz savaşı Allah için yapıyoruz ve onlardan çok farklıyız. Sen savaşın genel çizgisi içinde döğüşürsün, buyurdu.

b-) Savaş sonunda çok sayıda esir alındı. Bu esirler elleri bağlanarak Medine'ye götürülüyordu. Efendimiz bu durumu görünce çok üzüldü ve şu akıl almaz emri verdi:

- Onları çözünüz. Yiyecek ve suyunuzu onlarla eşit olarak paylaşınız. Savaş bitmiştir. Siz insanlık sevgisinin temsilcilerisiniz. Onlardan bir lokma fazla yiyecek, bir yudum fazla su almamalısınız. Esirlerden her kim, Müslümanlara okuma yazma öğretirse serbest bırakılacaktır.

İlme, insanlık haysiyetine böylesine değer veren bir olayı tarih kaydetmiş midir? Cenevre Antlaşması'nın savaş esirleriyle ilgili hükümleri, 14 asır önce Efendimizin koyduğu fazilet ilkelerinin ayağına su dökebilir mi?

Ebû Sufyan, kervanını kurtarmak için Bedirden kaçmıştı, ne var ki, Bedir'in sonuçları, eşi Hind'i çılgına çevirmişti. Kardeşi, babası, dayısı telef olanlar arasında idi. Ömrü boyu bu kaostan kurtulamadı.

Bedir savaşı, sıradan küçük bir muharebe değildi, aksine İslâm'ın kaderine imzasını atan müthiş bir zaferdi. Nitekim, Medine Devleti bu zaferden sonra oturdu. Efendimize karşı birlik kurmak üzere başlatılan Yahudi toparlanması dağıldı. Birçok Yahudi kabile reisleri Efendimizle özel anlaşmalar yaparak, tehlike olmaktan çıktılar. Bedix'in tüm fazilet yanına rağmen, Mekkeliler intikam çılgınlığına kapıldılar. Tüm servetlerini ortaya koyarak devrin en güçlü ordusunu hazırladılar.

Belli ki, çok büyük bir savaş ufuklarda görünüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz savaşın şehir içinde sokak savaşı şeklinde olmasını îma etmesine rağmen, Danışma konseyi savaşı kent dışında kararlaştırdı.

İslâm'ın en Yüce Zaferi Uhud Savaşı: İnsanlık tarihi boyunca bir kez gösterilebilen, bir daha tekrarı mümkün olmayan büyük kahramanlık destanı.

Ve de tüm mânânın kuvvetleri elinde olduğu hâlde, Fahr-i Kâinat Efendimizin kulluk maverası sırrı içinde verdiği büyük imtihan. Efendimiz, bu yüce savaşta kulluğun beşeri zarfi içinde tüm şerlerin kahredilebileceğini göstermişti. Ve bu savaşta İslâmiyet'in ayakta kalabilme mûcizesi, Uhud'un en büyük zafer sırrıdır. Ne yazık ki, birçoklarımıza Uhud savaşını yenilgi olarak tanıttılar.

Hâlbuki, Uhud'da karşı tarafın komutanı olan Ebû Süfyan:

- Sonunda büyük bir zafer kazandık. Bu senin eserindir,

dediği zaman, bilinçli bir asker olan Halid Bin Velid:

- Ya Ebû Süfyan, sen zaferin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir savaşta zafer, amaca ulaşmak demektir. Bu sa­vaşın amacı başta Peygamber olmak üzere bütün Müslümanları kılıçtan geçirmekti. Görüyorsun ki, Peygamber, İslâm'ın ileri gelenleri ve bin kişilik İslâm ordusu sağdır. Müslümanların zayiatı 50-60 kişiden ibarettir. Bu mu zafer? demişti.

Uhud'u zafer sanan yalnız Hind'le Ebû Süfyan'dı.

Şimdi Uhud Savaşı'nı mânâ penceresinden seyretmeye çalışacağız.

Efendimiz, yıllarca önce mîrac'a intikal ederken, zaman düzleminde, her şeyi olduğu gibi, Uhud Savaşı'nı da ayrıntılarıyla seyretmişti. Bu yüzden tepedeki ünlü okçulara:

- Aman hiçbir şartta, zafer anında bile, yerinizi terk etmeyin, buyurmuştu.

Yoksa Efendimiz bu hadiseyi daha önce seyretmeseydi, emri bu şekilde ayrıntılı vermezdi.

Efendimiz, Bedirdeki mânevi desteklerin hiçbirini bu savaşta istemiyor, âşığı olduğu kulluk zevkinin hazzını sonuna kadar tatmak istiyordu.

Düşmanın üçbin deve ve askeri, ikiyüz süvarisi, çift zırhlı teçhizatına rağmen, Müslümanların 900 kişilik askeri vardı. Efendimiz bu savaşın fevkalâde ince özellikleri nedeniyle 600 kişilik Yahudi desteğini de kabûl etmedi, geri gönderdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, zırhını giyip kılıcını kuşandıktan sonra üzerinde:

«Kaderden hazer olunmaz. Korku kaderi çevirmez, Allah'ın düşmanlarından korkmakta utanç, onlara karşı yürümekte şan ve şeref vardır» yazılı kılıcını çıkarak:

- Bunun hakkını kim verir? Onun hakkında düşmanların yüzüne vurula vurula eğilip kıvrılmak vardır, buyurdu.

Ebû Dücâne hazretleri hemen fırladı, kılıcı aldı, harp sahnesine çıkarken öyle vakur ve azametli yürüyordu ki, müşrikler âdeta titrediler. Efendimiz bu manzarayı seyredince:

- Allah gururu sevmez, fakat Ebû Dücâne'nin bu yürüyüşü, böyle bir durumda Allah'ın pek hoşuna gider, buyurdu.

Ebû Dücâne, müşriklere ölüm saçıyordu. Pek çok müşriki kılıçtan geçirdi. Bir an Hind'i yakaladı. Tam boynunu vuruyordu ki, vazgeçti:

- Senin pis kanını Resûlullah'ın kutsal kılıcına sürmem, dedi.

Bir süre sonra ağır yaralandı ve gözlerini semâlara dikerek:

- Ya Rabbi, beni Fahr-i Âlemin dizinin dibinden cennetine al, diye niyaz etti.

Bu sırada savaş çok şiddetli seyrediyordu. Efendimiz oldukça uzakta idi. Bu duayı mânâ perdesinden seyretti ve şu emri verdi:

- Neye mal olursa olsun, Ebû Dücâne'yi buraya getirin.

Hz. Ali ve arkadaşları koşup Ebû Dücâne'yi getirdiler. Hz. Ebû Dücâne, Efendimizin ayaklarına sarılıp:

- Ya Resûlallah, benden memnun musun? Benim için en önemli olanı budur, diye niyaz etti.

Ebû Dücâne cennete yansırken, Efendimizin gözlerinden yaşlar damlıyordu.

Savaşın çetin kargaşasına rağmen, tüm İslâm mücahitleri ayaktaydı. 0 kahramanların yanına her yaklaşan ölümü seçiyordu. Hele Hz. Hamza'nın yanına yaklaşmak hiçbir düşmanın kârı değildi. Ancak Hz. Hamza onları kovahyor ve ölüme gönderiyordu. Ne var ki, Hind'in kahpe plânı ile hazırladığı tuzak yerini buldu. Vahşi'nin uzaktan attığı mızrak bu kahramanlar kahramanını şehitlerin en başına geçirivermişti.

Bu sırada Uhud'un en muhteşem sahnelerinden biri daha sergileniyordu. Efendimizi Medine'ye davet eden heyette bulunmasıyla İslam Tarihine şerefle geçen Hz. Nesibe, savaşta Fahr-i Kâinat Efendimizi bekliyordu. Onun nöbetine canını siper etmişti. Bir an savaş o kadar hızlandı ki, Efendimizin yanında hiçbir erkek İslâm savaşçısı kalmadı. Bu süre yalnızca 10 saniye idi. Ve Hz. Nesibe yalnızdı. Efendimize saldıran iki süvariden birine kılıcını indirdi ve bacağını kopararak cehenneme gönderi, diğerine de kılıcını olanca hızıyla indirdi. Fakat hainin çift zırhı vardı, ancak hafif yara aldı ve kılıcını olanca hızı ile Hz. Nesibe'nin sağ omuzuna indirdi. Göğsünü ikiye yardı. Ne var ki, Hz. Nesibe gerekli zamanı kazanmıştı. Hz. Ali yetişip o habisi cehenneme gönderdi. Efendimiz mübarek eliyle Hz. Nesibe'nin ağır yarasını sıvazlayınca yara tamamen kapandı.

O zaman Nesibe annemiz bütün âşıkları ağlatan şu sözleri söyledi:

- Ya Resûlallah, dizlerinin dibinde şehit olma şerefıni benden niye esirgedin!

Efendimiz ise, iltifatların en büyüğünü yaptı: - Ya Rabbi, beni Nesibe ve ehlinden ayırma.

Uhud'dan günler sonra, Efendimiz Hz. Nesibe'ye başka bir iltifatta bulundu. Uhud'un kahramanlık safhaları anlatılırken, Efendimiz:

- Ben hep Nesibe'nin kılıcını gördüm, ondan üstün bir kahraman yoktu, buyurdu.

Birkaç dakika sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz süvarilerin devamlı akın hâlinde geldiği tepeye doğru dönüp, yanına çok nişancı olan Saad'ı aldı, ona bir yandan ok veriyor, bir yandan da öldüreceği kâfıri gösteriyordu. Efendimiz kimi göstermişse, Saad, o haini tam iki gözünün arasından vurup öldürüyordu. Süvari dalgaları böylece tavsadıktan sonra, Efendimiz Saad'a:

- Sen benim her istediğimi yaptın, Allah da senin her istediğini yapsın, buyurdu.

Ömrü boyunca Saad, ne dilerse, aklından ne geçerse hemen oluverirdi. Hava sıcak dese yağmur yağar, üşüdüm dese güneş açardı. Ömrünün son günlerinde gözlerine perde indi, hiç görmüyordu. Ashab, Saad'ın bu özelliklerini bildiği için:

- Ya Saad, neden görmemekte direnirsin? Sen de biliyorsun, biz de biliyoruz ki, sen bir şeyi görmeyi dilesen Allah perdeyi kaldırır, dediklerinde Saad:

- Allah kaderine rıza zevki, bana görmekten daha çok haz veriyor, buyurdu.

Ve sonra hainlerin amansız ve son şiddetli saldırıları başladı. Efendimiz mübarek dudaklarından yaralandılar. Bir hainin ok halkası Efendimizin yüzünde kaldı. Ebû Übeyde hazretleri dişleriyle halkayı çekip aldı, ancak bu işi yapmak, çok büyük bir güç istiyordu. Nitekim Ebû Übeyde'nin dişleri halkaya sıkışıp halkada kaldı. Sonradan arkadaşları:

- Ya Ebû Übeyde, dişlerin sökülürken hiç acı duymadın mı? dediklerinde, Ebû Übeyde hazretleri:

- O'na yaklaşınca, beni öyle bir Muhammed kokusu sardı ki, değil dişleri, canım çıksa farketmezdim, buyurdu.

Efendimizin yüzü kanıyordu. Efendimiz, kanının yere düşmemesi için hırkası ile yaraya bastırıyordu. Zira, Allah Cebrail'e şöyle emretmişti:

- Habibimin bir damla kanı toprağa düşerse yeryüzünü helâk et.

Bu sırada Medine'de olan Fâtıma annemiz gönül penceresinden bu sahneyi seyretti, hemen koşup gelerek, yaktığı bez parçalarının külüyle kanı durdurdu. Hz. Ali ile Fâtıma annemiz yarayı pansuman ederken, Efendimiz dudaklarından yine rahmet ve şefkat dökülüyordu:

- Aman ya Rabbi, onları helâk etme, hiç bilmiyorlar, diye niyaz ediyordu.

Eğer bu niyaz olmasaydı, Fahr-i Kâinat'ı yaralama küstahlığını gösteren insanoğlu, gazâb-ı ilâhiye uğrayıp tüm menfi kadrosuyla helâk olacaktı.

Uhud savaşında ünlü iki kahraman da, şefaatini niyaz edeceğimiz yüce şehitlerdendir.

Bunlardan ilki, evlendiği gecenin sabahında yatağından fırlayıp, savaşa katılarak destanlar yaratıp sonra da şehit olan Hz. Hanzele'dir.

İkincisi de savaşın son ve en tehlikeli saldırılarını büyük bir kahramanlıkla önleyen Hz. Veheb'dir.

Savaş sırasında yine ünlü Ümmü Eymen annemiz, hemşirelik görevi yaparken yaralandı. Efendimizden büyük iltifatlar aldı.

Savaşın en son anında Übey İbni Havf denen bir hain, Efendimize doğru gelirken, Efendimiz küçücük bir ok alarak, o kâfıre fırlattı. 0 hainin vücudunda hiç bir yara açılmadığı hâlde inledi ve cehennemi boyladı. Nitekim, âyet-i kerime «O oku senin elinden ben attım» emri ile bir başka ilâhi sırrı açıkladı.

Düşman, dağılmış gibi görünen İslâm birliklerine hep son darbeyi indirmek için üst üste hücuma geçiyor, fakat ağır zayiat vererek püskürtülüyordu. Müşrikler, artık netice alamıyacaklarını anladılar. Savaş onlara da büyük bir yılgınlık getirmişti. Oldukları yerde yavaş yavaş toplanmaya başladılar. Bu sırada Müslümanlar dağınık düzenden kurtulup, 800, küsür kişi, sırtlarını Medine'ye yakın dağa vererek normal düzene döndüler.

Fahr-i Kâinat Efendimiz; bunca hazırlığa ve plânlara rağmen, istedikleri hiçbir başarıyı elde edememiş, Hz. Hamza'nın kahpece şehid edilmesinden başka bir şey geçirememişlerdi. Geri çekilip Mekke'ye doğru yola çıktılar.

Hz. Hamza'nın şehadeti Efendimizi ve bütün ashabı pek üzmüştü. Allah Efendimize:

"Onun namazını kıldır. Tüm ashabın onu mânâ âleminde seyretsinler" buyurdu.

Ve Efendimiz, Hz. Hamza'nın namazına durduğu an, cemaatle birlikte mekân, cennet boyutlarına yansıyıverdi. Doyumu imkânsız bu cenaze namazını Efendimiz yedi kez tekrar etti. Ve bütün ashab da mânâ penceresinden açılan bu ziyafeti seyretti.

Ve sonra Efendimiz, yaralılar hariç, 630 kişilik yorgun mücahitleri toplayarak, düşman ordusu takibe başladı. Savaştan istediği neticeyi alamayan düşman ordusu da bu sırada Medine'ye dönüp, şehri talan etmeyi düşünüyordu. Fakat Müslümanların kendilerine doğru geldiğini işitince korkup Mekke'ye doğru hızla uzaklaştılar.

Uhud savaşının hikmetleri ve akıllara durgunluk veren sonuçları bütün mü'minlerce çok iyi kavranmalıdır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

a-) Uhud savaşı, gönlün nefise karşı kazandığı zarif bir zaferdir. Bu yüzden Hz. Hamza'nın cenaze namazı sırasında cennet seyredilmiştir.

b-) Uhud'da, azılı müşriklerin hemen hemen hepsi imhâ edildi. Bunun İslam'ın geleceği açısından mânevi anlamı çok büyüktü.

c-) Uhud savaşında tarihin en zarif, fakat en muhteşem kahramanlık örnekleri sergilendi. Evrenin manevî tarihinin en muhteşem sahifesi böylece süslendi.

d-) Uhud savaşında Efendimize bağlılığın ne demek olduğu akıl almaz fedakârlıklar şeklinde seyredildi. 0 sonsuz yüceler, melekler öylesine etkiledi ki; melekler Âdem'e ettikleri secdenin gerçek hazzına vardılar.

e-) Uhud'un kahramanları saatler süren düşman saldırılarının hepsini karşıladıktan sonra, yaralı olarak bile, düşmanın peşine düşmekle hem irade ve mücadelenin akıl almaz bir örneğini verdiler; hem de mânâ ilimlerine, gönlün, Allah davasını sonsuza dek takip edeceği kuralını getirdiler.

Bu yüzden, nefisler birliği kıyamete kadar gönül savaşından kaçacak, dış görünüşte şirretliği devam ediyor sanılsa da, daima panik hâlinde olacaktır.

Hendek Savaşı: Hicretin dördüncü yılında iyice toparlanan Yahudi ve Mekke müşriklerinden kurulu 10.000 kişilik bir ordu, Medine'yi işgal etmek üzere yola çıktı. İran'lı azadlı köle Hz. Selman'ın da teklifleri ile Medine etrafında üç metre derinlikte hendek kazıldı. Ve kent savaşına karar verildi. Hendeğin kazılmasında Efendimiz de günlerce çalıştı. Hatta kimsenin kıramadığı bir kayayı eline aldığı bir balyozla bizzat Efendimiz parçaladı.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, hendek kazma işi bittiği zaman çok sevinçli idi. bin kişiyi aşan işçilere bir ziyafet vermeyi kararlaştırdı. Ashab şaşırmış vaziyette idi. Çünkü böyle bir kalabalığı doyuracak yiyecek bulmak mümkün değildi. Efendimiz neş'e ile gülerek:

- Hem de onlara kuzu ziyafeti vereceğim, dedi.

Çadırın önünde bir tek kuzu kesti, pişittirdi, sonra da işçileri yirmişer kişilik guruplar hâlinde ayrı çadırlara alarak, yemek dağıttı. Bu ünlü ziyafet öyle şanlı ve mucizevi bir ziyafetti ki; işçiler bütün yorgunluğu unutup aylarca bu yemeği konuştular. Savaş bir ay kadar sürdü. Bu arada Amr isimli goril bir kafir savaşçıyı, Hz. Ali bir kılıçla ikiye böldü. Kafirlerin morali fevkalade bozuldu. 0 gece korkunç bir soğuk rüzgar çıktı. Müşrikler perişan olarak dağıldılar. Bu kesin zaferden sonra Medine'deki İslâm Devleti yenilmezliğini tüm dünyaya ilân etmiş oldu. Bütün Yahudiler yeniden bölünüp birbirine düştü. İslâm savunmadan çıkıp yayılma devrine girdi.

C) MEDİNE'DE İLK YILLAR VE FÂTIMA ANNEMİZ

İzlediğiniz gibi, kitabımızın genel yapısı içinde kronolojik bir sıra izlemedik. Aksine Efendimizin mutluluk çağına ait gönül sırlarını yansıtmaya gayret etti. Medine devri, on yıl boyunca Efendimizin yüce kitabımız Kur'ân'ı hay sırrı ile uygulama çağıdır. Ahlâk-ı Muhammedi bütün yapısı ile sergilenmiş ve insanlığın şerefli ihtişamı böyle doğmuştur.

Bernard Shaw'un bir sözü, bir devri, Batılı bir mütefekkirin ne kadar gerçekçi bir dille ortaya koyduğunu gösterir:

«Bugün insanlıkta hangi fazilet çizgisini görüyorsanız altında mutlaka Muhammed (S.A.S.) imzası vardır».

Kur'ân'ın, yirmi iki yıl boyunca dalga dalga inzali ve Efendimizin bu hikmetleri yaşayarak yeryüzüne yansıtması, sonsuz bir nur yolunu sergilemiştir. Biz de «Sonsuz Nur»"' isimli eserimizde geniş bir şekilde bu konuyu anlatmaya çalıştık. İşte, bu kitabımızda kronolojik bir sıra izlemememizin nedeni budur.

Medine'nin ilk beş yılında büyük savaş ve mücadelelerin sahneye hakim olduğunu görüyoruz. Ancak bu devirde mânevi gelişme ve Kur'ân'ın insanı yücelten emirleri hiç aksamadan yürüdü. Savaşlar vesilesiyle toplumdaki büyük sosyal değişmeler, İslâm motifleriyle işlenerek yepyeni bir millet doğdu. Öylesine güçlü bir toplum yapısı ortaya çıkmıştı ki; Medine'de mü'minlerin kalbi çarparken, ciğerleri solurken, âdeta Fahr-i Kâinat Efendimizin merkez santraline bağlı tek bir yapı ahengi vardı.

Medine'de bir yandan da çok önemli siyasi gelişmeler oluyordu. Bunların en önemlisi Yahudilerin parçalanıp sindirilmesiydi. Hiçbir Yahudiye hürriyeti, inancı açısından baskı yapılmadığı gibi, ekonomik faaliyetlerine de sınırlamalar getirilmemişti. Burada fevkalâde önemli bir noktaya dikkati çekmek istiyorum. Bütün bunlara rağmen Yahudiler rahatsızdı. Çünkü tek bir kalp gibi atan İslâm toplumuna hile ve israf sokmak mümkün değildi. Zaten İslâm toplumu kendi yapısında güçlü bir ahlâki sistem geliştirerek, diğer toplumların her türlü davranışına müsamaha etmek gücü buluyordu. Burada, Efendimizin koyduğu çok önemli kural, çağlar boyu toplumlara ibrettir: «Ekonomik istilâya karşı tek tedbir, güçlü ahlâki yapıya sahip bir toplum şuuru meydana getirmektir.»

Dikkat ederseniz çağımızda Orta-Doğu çıkmazının en açık nedeni, Müslüman toplumun bu kuraldan habersiz oluşudur. Halen Orta-Doğu'da problem İsrail'in ekonomik saldırı gücü değil; ona dayanacak sağlıklı bir İslâm toplum yapısının olmayışıdır.

Yine bu devirde Efendimizin verdiği önemli bir mesaj da, Jenositten kaçınma emridir. Efendimiz bu devirde hiçbir Yahudiye Yahudi olduğu için düşmanlık fikrine fırsat vermemiştir. Aksine Yahudiler açık düşmanlık göstermedikçe saygı, hatta müsamaha görmüştür. Hatta Efendimiz birçok kere Yahudiye Yahudi olduğu için kuşku ile bakıp eleştirenlere mani olmuştur. Bu anlayış nedeni ile, bin yıl Yahudi toplumu İslâm toplumu içinde tek bir problem çıkarmamıştır. Hatta haçlı seferlerinin Müslümanlar açısından zor olduğu yıllarda bile Yahudiler baş kaldırmamış, tarafsız kalmışlardır. Burada çok önemli tarihi hikmet: İslâm toplumu, kendi bünyesi içinde sağlığını ve dengesini kaybedince, başka bir görünüme dönüşmüştür. Biraz önce değindiğim gibi, toplum sağlığını kaybedince Yahudilerin ekonomik nüfuz ve istilâsına maruz kalmıştır.

Medine'de gelişen sosyal olayların en önemlilerinden birisi, hicretin ikinci yılında zekâtın farz olması nedeniyle İslâm Devleti'nin büyük bir ekonomik atılım göstermesidir. İslâmiyet'in bu çağında birçok aile ilgileri de mutluluk çağı tarihi açısından önemli olaylardır.

Yine hicretin ikinci yılında, Efendimizin kerimesi Rukiye annemiz, vefat etti. Rukiye annemizin eşi, ilk Müslümanlardan olma şerefini taşıyan; sahî ve gani gönüllü Hz. Osman efendimizdi. Efendimiz, ikinci kerimesini de, bu yüce insana (Hz. Osman'a) verdi. Bu yüzden Hz. Osman Efendimize çift nurlu anlamına Zinnûreyn denildi.

Yine bu yılın çok önemli bir olayı, Hz. Fâtıma'nın Hz. Ali ile evlenmesidir.

Hz. Fâtıma Annemiz: Hz. Fâtıma annemizin mânevi yanını, Fahr-i Kâinat Efendimiz şu cümlesi ile özetlemiştir:

- Fâtıma benim ruhumdur.

Hemen hemen bütün, veliyullah «kevser» kelimesini Fâtıma annemizle ilgi kurarak yorumlamışlardır.

Yine bu nedenle Fahr-i Kâinat Efendimiz:

- “Çocuklarınıza Kur'ân'a ve Elh-i Beyt'e muhabbeti talim ederiz” buyurmuşlardır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bizlerin kolayca çözemeyeceği mânevi hikmetler nedeniyle, Fâtıma annemiz 18 yaşını ik­mal ettiği günden itibaren onu hep ayakta karşılayıp, sağ yanına oturtmuştur. Bu hikmetin sebebi sorulduğunda:

- O benim âyinemdir. Ona bakınca kendimi seyrederim, buyurmuşlardır.

Fâtıma annemizin zâhir görünümünü Hz. Âişe annemizden dinleyelim:

«Sözü, konuşma tarzı ve bütün hareketleri Fahr-i Kâinat Efendimize onun kadar benzeyen bir kimse yoktu. Her gelişinde Peygamberimiz onu şefkat ve sevgi ile karşılar, gelişine pek çok memnun olurdu. Onun kadar doğru ve ahlâklı bir kimse görmedim. Benim gördüğüm kadar Peygamberimiz, en çok onu sever, erkekler arasında da yine onun eşi Ali'yi severdi.»

İslâm yücelerini ilkel kavgalar içinde görmek isteyen bazı bunamışlara, mânâlı bir örnek olsun diye; Hz. Âişe annemizin Fâtıma annemiz hakkındaki görüşlerini naklettim. Bu zarif incelik ancak İslâm yücelerinde vardır.

Fâtıma annemiz, yüce bir şair, zarif ruhlu bir düşünür, hassas kalpli, akıl almaz bir merhametin temsilcisi, bir gönül gülüydü.

Fahr-i Kâinat Efendimizin yanındaki nazını, ahlâkının yüceliği içinde öylesine zarif bir ahenkte tutardı ki; sonunda Allah'ın övgüsüne ve sevgisine muhatap oldu. Üst üste

gelen doğumlar ve ev işleri dolayısıyla Fâtıma annemiz yorulunca, -sırf Fahr-i Kâinat Efendimizin muhabbetine sığınıp ibadetini azaltır duruma düşmemek için- daha çok ibadet ederdi. Gece yarılarına kadar namaz ve hamd niyazının zevkinden sonra, sabah namazını kaçırmamak için çok geceler gözlerini yummazdı.

İşte Efendimiz, böyle yorgun bir gecenin sabahında Fâtıma annemize, maddi manevî tüm zahmetlerden kurtulması için namaz tesbihini tavsiye etti. Bizim namazda Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, zikirlerinden kurulu yaptığımız tesbih; işte insanlığa Hz. Fâtıma annemiz sırrı içinde ihsân edilmiş oldu. Fâtıma annemiz, Fahr-i Kâinat Efendimizin evrenin sonsuz boyutlarına yansıdığı zaman, O'nun maddedeki hasretine bile dayanamayarak bu dünyaya ancak dört ay yaşayabildi. Henüz 27 yaşında cennete intikal etti. Efendimiz Cemale intikal edince, Fâtıma annemizin yazdığı şu beyit, onun Efendimize hasretini ne güzel dile getirmektedir:

“Onun vefatı ile benim üzerime öyle musibetler devrildi ki;Gecelerin üzerine devrilse, karanlığın rengi değişirdi.Onun toprağını koklayanlar edebiyete kadar başka bir güzel koku duyamazlar”

Mânâ ilminde Fahr-i Kâinat Efendimizi sevenlere en büyük şefaatçı Fâtıma annemiz olarak bilinir.

Kelime olarak «Fâtıma» demek: arınmış, masum, kendini sevenleri koruyan demektir.

Hz. Ali, bir gün rüyasında yan yana zeytin ve incir görmüştü. Bu rüyayı bilâhare Fâtıma annemizle evlenme şerefine ereceği ve ahsen-i takvim sırrının; yani ehl-i beytin böyle zuhur edeceği şeklinde yorumlamışlardır. İlâhi emirle Hz. Ali, Hz. Fâtıma annemizle nikâhlandı. Nikâhta Efendimiz, İslâmda evlilik müessesesini dile getiren şu hârika kavramı getirdi:

- Ya Ali, kızımı sana cariye olarak veriyorum. Unutma ki sen de onun kölesisin.

İnsanlık, tarihi boyunca uğraşsa, aile müessesesine bundan daha güzel bir tanım getirebilir mi? Ve bu vesile ile Fahr-i Kâinat Efendimiz, o anda çevrede bulunanların tümüne evliliği şöyle tarif etti:

- Evlilik iki bedende tek bir ruhtur.

Nikâhtan sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Ali'ye bir liste hazırlattı. Ve:

- Hemen bunları tedarik et, düğün yapılsın, buyurdu.

Listenin tutarı 730 dinardı. Hz. Ali'nin ise 15 dinarı vardı. Fakat Hz. Ali büyük bir tevekkülle zırhını ve kılıcını satılığa çıkardı. Önce zırhını çarşıya götürdü. Birçokları almak istediler, fakat 50 dinardan fazla veren çıkmadı. Hz. Ali, tüm ümitlerini yitirmiş olarak eve dönerken Hz. Osman'a rastladı. Hz. Osman:

- Hayrola ya Ali, zırhınla nereye gidiyorsun? dedi. Hz. Ali mahzun mahzun:

- Ya Osman, biraz ihtiyacım var da, zırhımı satacaktım,

dedi' Hz. Osman'ın:

- Kaç para istiyorsun? sorusu üzerine:

- Değerler ve fiyatlar hakkında hiçbir bilgim yok. Sen daha iyi bilirsin, kaç para verirsen al götür, dedi.

Hz. Osman, zırhı eline aldı. Evirdi, çevirdi:

- Ya Ali, zırh pek güzel değil ama, bunda senin mânevî kudretin var. Benim için çok kıymetlidir, 730 dinar veriyim, dedi.

Hz. Ali bir yandan Fahr-i Kâinat Efendimizin bu mânevî esprisine hayran kalırken, bir yandan da Hz. Osman'ın Fahr-i Kâinat Efendimizden o anda aldığı mânevî cereyana hayret ediyordu.

Ve sonra bu dostluk, iki bacanak arasında edebiyete kadar sürecektir.

Bir yıl sonra, bu büyük evlilikten güzeller güzeli Hz. Hasan teşrif etti. Sonra da Hz. Hüseyin ve Hz. Muhsin teşrif ettiler. Bu evrenin en güzel mânevi çiçeklerini bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz, öylesine çok sever, onlarla öylesine meşgul olurdu ki, bu sevgiyi neredeyse herkes kıskanırdı. Pek azımızın tanıdığı Hz. Muhsin'i hemen hemen Efendimizi her gün sever, okşardı. Hz. Muhsin, bir yaşında iken cennete intikal etti.

Hz. Hasan, sîma ve bakışlar açısından Fahr-i Kâinat Efendimize tıpatıp benzerdi. Öylesine güzeldi ki, onu görüp de âşık olmayan yok gibiydi. Hz. Hüseyin, davranışlar ve konuşma açısından Efendimize çok benzerdi. Hattâ yetişkin zamanında sesini duyan yaşlı ashab, Efendimizin sesini duymuş gibi titrerlerdi.

D) EFENDİMİZDEN ANLIK ÇİZGİLER

Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat hikâyesi içinde, davranış biçimi, ne yazık ki mutluluk çağı tarihlerinde hep göz ardı edilmektedir. Gerçi bazı hadis ve tarih bilimcileri parça parça çizgiler vermişlerse de, bunlar Efendimizin davranış biçimini bütün olarak hemen hemen hiç yansıtmamaktadır.

Hâlbuki, çağımızın insanı, Efendimizin konuşma, yürüme gibi günlük hayatından ana çizgileri çok merak etmektedir. Bunlardan birkaç ana noktayı özetlemek istiyorum:

Fahr-i Kâinat Efendimiz, daha önce de değindiğim gibi, çok şık giyinen, bütün davranışından estetik ve zerafete çok önem veren bir yapıya sahipti. Hareketlerinin tümünde estetik ve zerafet ön plânda idi. Elini kaldırırken, konuşurken, ata binerken zarif hareketlerine hayran olmamak mümkün değildi. Tane tane konuşur, çok net bir diksiyona sahipti. Sesi güçlü idi, fakat hiç bağırmazdı. Her sözünde mutlak bir etkinlik göze çarpardı. En basit bir şeyi tanımlarken bile, konunun hiç eksiğini bırakmaz, herkesi hayran bırakırdı.

Bütün insanlara, dinlerken de konuşurken de, aşırı bir saygı gösterirdi. Hiç kimseye bakarken gözünün ucu ile; yani yan bakmaz, birisiyle konuşurken, mutlaka o tarafa döner, konuşurdu. Fevkalâde esprili idi. Anlatacağı basit konuları bile esprinin zarif zarfı içinde takdim ederdi.

İnsanların dünya ilgilerinden ve zaaflarından doğan davranışlarına büyük bir müsamaha gösterirdi. Nitekim, düğünlerdeki, spor eğlencelerindeki sınırlı taşkınlıkları izleyerek, bir bakıma onların devamına müsaade ederdi.

Muhterem annelerimizin, hanımlara has eğlencelerine daima müsamaha gösterirdi. Ayrıca özellikle, hanımların titiz, temiz giyinmesini; bugünkü tabirle bakımlı olmalarını müteaddit defa belirtmişlerdir. 0 devrin süs unsuru olan sürme ve kına gibi uygulamaları ısrarla tavsiye etmişlerdir. Yine İslâm hanımlarının, eşleri ve diğer hanımlar yanında saçlarının daima bakımlı ve taranmış olmasını birçok defa emretmiştir.

Efendimizin hayatında sunmak istediğimiz bu anlık çizgilerden çıkaracağımız en önemli sonuç: Efendimizin davranışlarının, o çağdaki arap karakter çizgisinden tamamen farklı bir görünümde olmasıdır. Meselâ, Efendimiz gerek kendi çocuklarıyla, gerekse sevgili torunlarıyla pek sıcak bir ilgi içinde idi. Onlarla şakalaşır, küçüklerle oynaşırdı. Hatta Efendimizin sevgili torunlarının, bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz namazda iken bile bu oyunlara devam ettiklerini biliyoruz. Bu önemli davranış, Efendimizin, çocuk terbiyesinde en önemli unsuru sevgi temeline dayandırması emridir. Gençleri muhatap alıp, daima onlarla konuşması, onları özel olarak eğitmesi, onlara ciddi sorumluluklar vermesi 14 asır önce kavranması imkânsız davranışlardır. Bu hikmetler, ancak çağımızda sezilebilen akıl almaz yüceliklerdir.

Efendimizin yaşantısındaki çizgilerden en önemlilerinden biri de, sağlık ve spora verdiği önemdir. Yalnız yemek yemenin sakıncalarından tutunuz da, titiz bir diş sağlığına kadar her konuda büyük ölçüde beden sağlığının temel ilkelerini bizlere öğretmiştir. Ashabına rastladığı zaman, her defasında «çocuklarına yüzme, ata binme, ok atma gibi sporları» yaptırıp yaptırmadığını sorardı. Daha önemlisi bizzat kendisi hem atla, hem yaya koşu yarışları yapardı. Bunu Hz. Âişe annemizle ve Ebû Bekir Sıddîk Efendimizle sık sık tekrar ederdi. Ufak tefek rahatsızlıklarında, özellikle perhize, ottan yapılmış ilâçlara rağbet ederek sağlığını hiç aksatmazdı.

Şüphesiz ki, Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat çizgilerinde en önemli mesele: gelecekteki insanlara en doğru ve güzeli öğretme hikmeti idi. Bu yüzden Efendimiz, hayatındaki akıl almaz çileler ve mücadelelerin yanında; ufuk insan olma hikmetini eksiksiz yaşattı, öğretti durdu. Efendimizin ekmeliyetindeki; yani mükemmelliğindeki zirvesindeki asıl büyük hikmeti: hayatı, her türlü şartlar altında en güzel biçimde yaşamayı öğretmesidir. Savaşta merhameti, en çileli günlerde ibadetin hamd sırrını; akıl almaz uçların tezat hikmetleri içinde hem uyguladı, hem bizlere öğretti. Efendimizin hayatındaki bu sonsuz hikmetleri temelinden kavramadan sünneti sadece kıyafetle yaşamaya çalışmak pek hazindir.

Elbette bir Müslüman, Efendimizi taklit etmek, onun ahlâkını kazanma çabası içinde olacaktır. Ancak bunun prensibi, Efendimizi yukarıda çok özet çizgiler hâlinde anlatmaya çalıştığımız mükemmel insan noktasından hareket ederek bulunabilir.

Bir Müslümanın Efendimize benzeme tutkusu, temizlik, zerafet, sevgi dolu davranışların tümünden geçmedikçe sünneti yerine getirme gerçeğine kavuşamaz. İnanınız ki, yeryüzünde güzel olan ne varsa, zarif ve mükemmel olan hangi davranış varsa, mutlaka Efendimizden yansımış bir ışıktır. Velev ki onun sahibi farkında olsun, olmasın; mutlaka her güzel şey Efendimizin sırrından yansımıştır. Ve mutlaka güzel olan şey: Efendimizin, mutluluk çağında onu öyle yaşadığı için güzel olmuştur. Biz kendi kendimize hangi iddiada olursak olalım, bakımlı tertemiz dişler, insanların farkında olmadan bir sünneti yerine getirme tutkusudur.

Batı, son yıllarda bu müthiş hikmeti sezdi. Bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimize hayranlığı büsbütün arttı.


Onk.Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Büyük Hikmetler

A) UMRE SEFERİ VE HUDEYBİYE ANTLAŞMASI

Efendimiz, hicretin 6'ncı yılında rüyâsında ashabı ile Mekke'yi tavaf ettiğini gördü. Bu rüyaya, ashab pek sevindi. O yıl Mekke'ye gireceklerini sandılar.

Hâlbuki, bu rüyanın ayrıntılarında büyük sırlar saklı idi. Efendimiz, 1500 ashabı ile (4'ü kadın), silâhsız olarak Mekke'ye hareket emri verdi. Hiçbir mü'min, arının kovanına böyle savaşa hazırlıksız nasıl gidilebileceğini düşünmedi bile. Hiç tartışmadan büyük bir teslimiyetle yola çıktılar. Hudeybiye mevkiinde konakladılar. Müşrikler, olayı haber alır almaz, silâhlanıp savaşmaya karar verdiler. Silâhsız olarak Müslümanların Mekke'nin kapısında beklemesini bir türlü hazmedemiyorlardı. Hâlbuki, Efendimiz, bu seferle Mekkelileri bir anlaşmaya ikna etmek istiyordu. Ve kesinlikle kararı; o yıl için bir Hac yada Umre ziyareti değildi. Mekke müşriklerinin bütün tahriklerine rağmen, hiçbir tartışmaya, ya da çatışmaya izin vermedi. Büyük bir grup hâlinde topladığı ashabına akıl almaz bir sabır ve teslimiyet eğitimi yaptırıyordu.

Heyetler arasında hiç akla gelmeyen bir tasavvur edilemeyen anlaşma zemini arıyordu. Her defasında Kureyş inadında direniyor, Efendimiz ise, sabrı ile bu inadı aşmak istiyordu. Bu süre içerisinde 10 ashab cennetle müjdelendi. Ayrıca bütün mü'minler Efendimize bir kez daha teslimiyet andı içtiler (bîat ettiler).

Bu teslimiyet andından Efendimizin muradı, hazırlanacak Hudeybiye Anlaşması'na mü'minleri hazırlamaktı. Diğer taraftan bu teslimiyet andı Kureyşlileri korkuttu ve inadlarını kırdı.

İnadı kırılan Kureyşliler nihayet görünüş itibariyle tamamen Kureyş'i koruyan bir anlaşma yapmaya Amr Bin Süheyl'i memur ettiler. Anlaşma metnini Hz. Ali hazırlıyordu. Süheyl'in metinden «Resûlullah» kelimesinin çıkarılmasını istemesi üzerine; Hz. Ali:

- Silmem, diye yemin etti.

Fakat bu kelimeyi bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz sildi.

Hudeybiye Anlaşması'nın Müslümanlar lehine bir tek maddesi vardı: On yıllık barış! Mü'minleri en çok müteessir eden maddesi ise: Mekke'den Medine'ye iltica edenlerin iade edilmesine karşılık; Mekke'de yakalanan Müslümanın iade edilmemesi hükmü idi. Hatta tam o sırada Mekke'de büyük eziyet görmüş Müslüman Ebû Cendel, kaçıp gelerek Müslümanlara sığınmıştı. Daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan Süheyl:

- Anlaşmaya sâdık olduğunuzu göstermeniz için, Ebû Cendel'i iade edin, dedi.

Ashabın çok üzülmelerine rağmen Efendimiz Ebû Cendel'i iade etti. Hudeybiye Anlaşması zahir planda böyle haksız gibi görünen maddeleri taşımasına rağmen; İslâm Devleti'nin Mekkelilerce kabulünü belgeliyordu. Bu ise, Kureyş'in sonu demekti. Nitekim, Hudeybiye'den dönerken Fetih Sûresi inzâl oldu. Mü'minler bu sûreyi, gelecekte Mekke'nin fethinin müjdesi şeklinde yorumluyorlardı. Hâlbuki Efendimiz.

- Bu âyetler kazandığımız Hudeybiye zaferini müjdeliyor, Hudeybiye Anlaşması İslâm'ın en büyük fetih harekâtıdır, buyurdu.

Bu anlaşmadan kısa bir süre sonra, Islâm Devleti çığ gibi büyüdü, önüne geçilmez güç hâline geldi. Fahr-i Kâinat Efendimizin durup dururken bu anlaşmayı zorla ve de bir sanat eseri gibi işleyip meydana getirmesi, dünya siyaset tarihinde eşine rastlanmayan dahiyane bir mûcizedir.

B) MEKKE'NİN FETHİ

Mekke, cennet mekânlarından arza bir iletişim noktası­dır. Fakat Sûre-i Beled'te:

«Sen hill iken, o beldeye kasem olsun», iltifat-ı ilâhiyesini kazanan Mekke, (âyetten de anlaşılacağı üzere) yüce şerefini Efendimize yurt olmaktan kazanmaktadır. Birinci bölümden hatırlayacağınız gibi, Mekke'yi kuran Hz. Âdem, sonradan onu yeniden kuran Hz. İbrahim, Mekke hikmetini hep Nur-u Muhammedi sırrı adına yapmışlardır.

Cenab-ı Hakk'ın bir hikmeti, Hudeybiye anlaşmasını, Kureyşliler bir İslâm grubuna katliam girişimi ile bozdular. Gerçi Ebû Süfyan, özür dileyip affettirmek için çok uğraştı ama, bir sonuç sağlayamadı. Hattâ, bu amaçla Medine'ye geldiğinde Efendimizin eşlerinden Ebû Süfyan'm kızı Ümmü Habibe babasına yer bile göstermedi. Hane-i Saadete kızına güvenerek girip oturmak isteyen Ebû Süfyan'a, Ümmü Habibe:

- Burası Allah'ın Resûlünün evidir. Sen şirk içindesin. Bir adım içeri giremezsin, demişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Mekke'de kan dökülsün istemiyordu. Bu yüzden mukavemet edilmesi imkânsız muazzam bir ordu ile Mekke'yi kuşattı. Fetihten bir gün önce Ebû Süfyan Müslüman oldu. Onun Müslüman oluşundaki önemli bir inceliği dile getirmek istiyorum: Mekke'nin fethinden sonra, özellikle Mekkeliler açısından İslâmiyet'e giriş, zorunlu bir olaydı. Ebû süfyan, bu zorunlu îmandan önce Müslümanlığı kabul ederek, samimi bir Müslüman oldu. Ömrü boyunca kendini ibadete vererek; kesinlikle eski günleri, gururu hatırlatıcı bir özlemde bulunmadı. Politikaya da karışmadı. Hatta, Hz. Ali ile dostluğunu sürdürerek onun sohbetlerinin müdavimi oldu.

Gönüllerin mutlak hakimi Fahr-i Kâinat Efendimiz, Mekke'ye girdiği zaman mânâda gönlü temsil eden Kâbe'yi bizzat eliyle putlardan arındırdı. Bu olay mânâ ilminde gönül putlarının ancak Efendimizin sırrı ile kırılabileceğini

temsil etmektedir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Mekke fethindeki mânâ ihtişamını tüm açıklığı ile sergiliyordu. Orada İslâmiyet'ten önce dünyasını değişmiş olan yakınlarına, mezarlarında Kelime-i Şehâdet getirterek, İslâmiyet'i telkin etti. Hz. Hatice annemizi özellikle ziyaret etti. Medine'den Mekke'ye gelirken de, aynı sırrı aziz anneleri ve muhterem pederlerinin kabrinde göstermiş, onlara İslâm'ı talim etmişti.

Mekke neden gönüle benzer? Çünkü, gönül nasıl tüm evrenlere açılıyor ise; Kâbe de bir başka evren boyutu olan cennete intikal merkezidir. Gönül yıkmak Kâbe yıkmak gibi vahim bir suçdur. Bu hikmet, İslâmiyet'in en önemli kurallarından biridir. Gönüllerde Efendimizin sırrı ile putlar yok olunca, o bir mânâ Kâbesi hâline gelir. Haccın en önemli hikmetlerinden birisi, evrenin diğer boyutlarına açılan bu hikmet noktasında Cenab-ı Hakk'a yalvarmayı öğretmesidir.

Mekke Fethi sırasında bir mânâ hikâyesini nakletmek istiyorum: Bir büyük putun yıkılması için çaba sarfederlerken, Hz. Ali Fahr-i Kâinat Efendimize:

- Ya Resûlallah, omuzuma bas, diye yalvardı. Efendimiz:

- Ya Ali, sen beni taşıyamazsın, Sen benim dizime bas, buyurdu.

Hz. Ali, emri yerine getirip elindeki baltayı puta indirdiği an, bütün evrenlerin sonsuzluklarında Efendimizi seyretti ve «sen beni taşıyamazsın», emrinin sırrını anladı.

C) MÛTE SAVAŞI VE ALTIN ŞEHİTLER

Hicretin 7'nci yılında Hz. Dıhye elçi olarak Bizans İmparatoru Heraklius'a gönderildi. Onu halkı ile birlikte İslâm'a davet eden bir mektubu Heraklius'a verdiği zaman bir mânâ hikmeti cereyan etti. Hatırlanacağı üzere Hz. Dıhye yüce bir İslâm velisi idi. Öyle hikmetli bir mânevi cereyan taşırdı ki; kimi İslâm'a davet etse, karşısındaki hemen Müslüman olurdu. Heraklius da hemen Müslüman oldu. Ancak, milleti ve etrafındakiler İslâmiyet'e şiddetle karşı çıktı. Bu yüzden Heraklius, dinini saklayarak yeni doğan İslâm Devleti gelişene kadar Bizans'ın İslâmiyet'e zarar vermesini geciktirmek istedi. Nitekim, Hz. Dıhye'yi Uskuf Dagatirin isimli, o çağın en büyük hristiyan âlimine gönderdi. Uskuf Müslümanlığı hemen kabul etti. Ve Bizanslıları da İslâm'a çağırdı. Fakat kavmi onu linç ederek şehit etti. Heraklius'un Efendimize özel bir mektup göndererek durumu izah ettiği, hatta, «keşke yanınızda olsam da ayaklarınızı yıkasam» dediği, Yakubî Tarihi cilt:2 sahife 78'de yazılıdır.

Efendimiz, Mekke'nin fethinden sonra henüz Hıristiyanlarla savaşacak duruma gelmediğimizi biliyor, bu yüzden imkân oranında ihtilâf çıkartmıyordu. Hıristiyanlar ise, İslâmiyet'in hızlı yayılması karşısında büyük endişeye düşüyor, bir an önce İslâm ateşini söndürmek istiyordu. İşte Dıhye olayından 1.5 yıl sonra İslâm elçisi Haris'in Bizanslılar tarafından şehit edilmesi üzerine bir çatışma zorunlu hâle geldi. İslâm Devleti'nin, kuzey sınırlarında biriken dev hristiyan ordusuna karşı bir başarı kazanma şansı yok gibiydi. Efendimiz, en güvendiği ve sevdiği kişilerden kurduğu bir orduyu Hz. Zeyd'in komutasında Mûte'ye gönderdi. Kendisi de Medine'de ashabıyla birlikte oturup mânevî âlemde muharebeyi izliyordu. Mânâ kuvvetine inanmayanlar, 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı, sayıları üç bini zor bulan İslâm ordusunun hemen imhâ olacağını sanırlardı. Fakat Fahr-i Kâinat Efendimiz ilk kez ashabının huzurunda hiç çekinmeden mânevî sırrını açmış; tek tek savaşın bütün noktalarını izliyor, hatta yönetiyordu. Bir ara Efendimiz:

- Cafer, çabuk bayrağı al, Zeyd şehid oldu, diye bağırdı.

Gerçekten o anda yüzlerce kişiyi kılıçtan geçiren Zeyd, mızrak darbeleriyle delik deşik olarak şehid olmuştu. Hz. Cafer-i Tayyar, İslâm bayrağını kaparak savaşın en kızgın yerine daldı. 0 kadar cesur dövüşüyordu ki, sağ kolunun koptuğunu bayrağın yere düşmesinden anladı. Hemen sol eliyle bayrağı kaldırdı, bu şekilde de birçok düşmanı öldürdükten sonra sol kolu da koptu. Bu kez bayrağı göğsüyle ayakta tutuyordu. Bu sırada Fahr-i Kâinat Efendimiz, sanki savaşı ekrandan naklen yayınlıyormuş gibi, ashaba aynen anlatıyordu. Sonra kumandayı Efendimizin süt kardeşi Abdullah aldı. Ve o da şehid oldu.

Cenab-ı Hak kesilen kollarının yerine cennette kanatlar ihsan ettiğinden Hz. Cafer ismi, Uçan Cafer anlamına, «Cafer-i Tayyar» olarak simgeleşti.

Sonra Efendimiz, Halid'in kumandanlığı aldığını, Allah'ın ona yardım edeceğini niyâz ederek mânâ ekranını kapattı. Halid cidden çok değişik bir tabya ustası idi. Bizanslıları şaşırtıp, orduyu zaferle Medine'ye döndürmeyi başardı. Ordu henüz Medine'ye doğru yeni yola çıkmıştı. Bu sırada Efendimiz, hane-i saadetlerine dönüyordu. Yolda Hz. Zeyd'in kızına rastladı. Hz. Zeyd'in kızı da, babası gibi Efendimizi gönlünün en derin noktasından severdi. 0 da mânâ âleminden, Efendimizin nazarlarından babasının şehadetini seyretti. Bu yüzden, Efendimize, hasret dolu mahzun bakışlarıyla öylesine derinden bakıyordu ki; Efendimiz dayanamadı, ve ağladı. Sebebini soran ashaba:

- Bu, sevgilinin sevgilisine hasretidir, anlatılamaz, ancak yaşanır, buyurdu.

Fahr-i Kâinat Efendimizin gönlünde Hz. Zeyd'e ait hüzün aynen Hz. Zeyd'in kızının gönlüne yansıdı. Ve Efendimize bakarken, Efendimize ait derin sevgide babasının silüeti olduğunu göstermek için mahzun baktı.

Efendimiz ise, Hz. Zeyde olan hasretini onun kızının gönlüne nazar ederek giderdi. İşte «sevgilinin sevgiliye hasreti» budur.

Mekke'nin fethi ile Araplara, Mûte savaşı ile de Bizans'a karşı kesin bir zafer kazanılmıştı. Şimdi İslâm Devleti'nin tam ortasında; Hayber'de bir Yahudi fesat yuvası vardı. Bu volkanik vadi İslâmiyet için ciddi bir çıban başı idi.

Hayber'in Fethi: Efendimiz, kendi kumandasındaki bir ordu ile Hayber'i kuşattı. Ancak, Efendimiz biraz rahatsızlandı. Ve sıra ile önce Ebû Bekir'i sonra Ömer'i, sonra Osman'ı tayin ederek saldırılar düzenledi. Her üç saldırı da başarı sağlayamadı.

Efendimiz, o sırada gözleri çok hasta olduğu için yatmakta olan Hz. Ali'yi çağırdı. Sonra, elleriyle onun gözlerini sıvazladı:

- Ya Ali, bundan sonra ne sıcak ne soğuk seni rahatsız etmesin, buyurdu.

Nitekim ömür boyu bu dua Hz. Ali üzerinde akıl almaz bir mucize sırrı hâlinde tecelli etti, durdu.

Hz. Ali, savaşa katılır katılmaz, Yahudilerin en güçlü adamı olarak bilinen goril yapılı Mehrap, Hz. Ali'ye teke tek savaş teklif etti. Bunun amacı, hayati boyunca yenilmemiş olan Mehrap'ın Hz. Ali'yi savaş dışı bırakmasını sağlamak ve moral kazanmaktı. Hâlbuki, tek tek savaş başladıktan iki saniye sonra Hz. Ali Mehrap'ı ortasından ikiye bölüverdi. Bu kez, Yahudiler büyük bir paniğe kapıldılar. Hz. Ali o kadar sert savaşıyordu ki, her dakika Hayber'in bir kulesi düşüyordu. Bir ara ana kalenin en büyük kapısı önüne geldiler. Bu dev demir kapı, öyle insan gücü ile falan yıkılacak gibi değildi. Nitekim, savaştan çok önceki yıllarda Hz. Ali bu kapıyı gördüğünde:

- Bu kapıyı insan gücü ile açmak mümkün değil, demiş Hikmet-i ilâhiye bakın ki; Hz. Ali, «Allah» deyip kapıya yüklenince, kapı açılmak şöyle dursun, kökünden sökülüp yıkıldı. Böylece yirmi bin kişi ile korunan koskoca Hayber Kalesi 1300 kişilik İslâm ordusu karşısında perişan oldu. Bu olaydan sonra Arabistan'daki tüm Yahudi cemaatleri İslâm'a devamlı olarak itaat ettiler.

İslâmiyet'in doğduğu andan itibaren, tertipler ve hileler içerisinde İslâmiyet'e çelme takan bu şer kuvvet ortadan kalkmıştı.

Savaş sonunda esir olan asil bir Yahudi hanımefendi Safıye'ye, Efendimiz:

- Ya Safıye, seni serbest bırakıyorum. Kavminle beraber git, onlarla hayatının kalan kısmını istediğin biçimde geçir. Yok eğer Müslüman olmak istersen, bizimle beraber Medine'ye dön, yine hür ve serbestsin, buyurdu. Safiye:

- Ya Resûlallah, sizi ordunuzun başında ilk gördüğüm anda, kalbim iradem dışında Kelime-i Şahadet getirdi. Ve ben çoktan Müslüman olmuştum. Yüzlerce kadının içinden benim Müslüman olduğumu nasıl bildiniz? 5imdi imânım akıl almaz bir yüceliğe, gönlümdeki ateş dayanılmaz bir sevgiye döndü. Bana hürriyetimi vermeyin, câriyeniz olarak sizin yanınızda kalayım, dedi.

Bunun üzerine Efendimiz:

- Madem ki gönlünde bu hasret belirdi, seni nikâhlayacağım, buyurdu.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Efendimiz Sonsuz Boyutlara Yansıyor

A) VEDA HACCI VE GADÎR-İ HUM TEBLİĞİ

Hicret'in 10'ncu yılında Efendimiz yolda toplananlarla birlikte, 100 bin hacı adayı ile birlikte Mekke'ye geldi. Burada da 50 binden fazla hacı adayı toplanmıştı. Fahr-i Kâinat Efendimiz,bu büyük topluluğa Arafat'tan, yani Hz. Âdem'in dünyaya ışınlandığı mekân noktasından şu şaheser Veda Hutbesi'ni okudular. Bu şaheser mesajı özet olarak sunuyorum:

«Ey insanlar, bu sizlere belki de son hitabımdır. Canlarınız, malınız ve namusunuz kutsaldır. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

Bu yüce dinin sayesinde kazandığınız bu şerefli mevkiden sakın eski sapıklıklara dönmeyin. Burada bulunmayanlara da bu emirlerimi nakledin. Kimin üzerinde bu başkasına ait hak var ise, derhâl iade etsin. Emanet bulunuyorsa, yerine getirsin. Faiz cahiliyetten kalma çarpık bir âdettir. Her türlüsü ayağımın altındadır ve yasaktır. Kan davaları tamamen kaldırılmıştır. Şeytan sizin topraklarınızdan hakimiyet kurma gücünü ebediyen kaybetmiştir. Ancak bazı işlerde ona uyarak onu memnun etmeyiniz.

Ey insanlar, kadınların haklarını büyük bir titizlikle gözetin Aile yuvanızı kimseye çiğnetmeyin. Size emsalsiz bir emanet bırakıyorum, ona sıkıca sarılın, o Kur'ân'dır.

İnananlar birbirinin kardeşidir.

Hiç kimseye zulüm etmeyin. Kendinize de zulüm etmeyin. Kimsenin de size zulüm etmesine izin vermeyin.

Ey insanlar, babasının soyunu (insanlığın Âdem'den gelen soyunu) inkâr edenlere melekler lânet etsin. Allah gazabını versin. Ve bütün Müslümanların bedduası onların üzerine olsun. Rabbımız birdir, babamız da birdir. 0, topraktan olan Hz. Âdem'dir. »

Bu, fevkalâde önemli mesajdaki mûcizeyi fark ettiniz mi? Fahr-i Kâinat Efendimiz, kendinden asırlarca sonra gelecek sapıkların Hz. Âdem'i inkâr edeceklerini (maymundan ced arama) mûcizevi bir hikmetle sezerek onlara beddua ediyor.

«Allah'ın yanında en kıymetliniz, takvası en çok olanınızdır. (Takva Allah'a karşı kulluk mes'uliyetinin idrakidir.)»

Sonra Efendimiz, bütün insanlarla helallaştı:

«Sözle, ya da başka bir yoldan kırdıklarım var ise, gelsin ödeşelim, borçlu olduğum kimse var ise, lütfen gelip istesin,» diye buyurdu. Ve sonra da:

- Ey insanlar, yarın beni sizden soracaklar, o zaman «Allah'ın elçiliğini ifâ ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun, şahadet ederiz», deyiniz buyurdu. Sonra da mübarek parmağını kaldırarak:

- Şahit ol ya Rab, diyerek üç kez tekrar etti.

Ardından Hz. Bilâl ezan okudu. Önce öğle, sonra ikindi namazını Efendimizin ardından 150 bin Müslüman kıldı.

Sonra Efendimiz, devesi üzerine binerek yola çıkmak üzereydi ki, Sûre-i Maide'nin üçüncü âyeti nâzil oldu:

«İşte bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nîmetleri tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i seçip kabul ettim.»

Gadîr-i Hum Tebliği: Efendimiz Medine'ye dönerken, ertesi gün Gadîr-i Hum vadisinde istirahat ettiler. Kılınan öğle namazından sonra fevkalâde önemli bir hutbe irat ettiler. Bu hutbe Ahmet İbn-i Hambel'in «Müsnet» isimli büyük eserinin cilt 4, sahife: 281 ilâ 370 bölümünde ve yine büyük bilim adamı Tirmizi'nin ünlü «Sünen» isimli eserinin 633'ncü sahifesinde net olarak kayıtlıdır."" Mezkûr eserlerden bu hutbenin bir özetini sunuyorum:

- Ey insanlar, biliniz ki, yakında ebedi âleme döneceğim. Sizi doğru yolda muhafaza edecek iki şey bırakıyorum. Bunlardan birincisi kâinatın nuru olan Kur'ân, ikincisi de, Ehl-i Beyt'imdir. Sonra Hz. Ali Efendimizin elini tutup havaya kaldırarak:

- Ben kimin mevlâsı'`' isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol, buyurdu.

Veda Hutbesi ve Hum Tebliği, Efendimizin tarih boyu Müslümanların ve insanların nerelerde tezatlara düşecekleri, çıkmazlara gireceklerini sezmesi açısından akıl almaz bir mûcizedir. Dikkat ederseniz, gerek insanlık, gerekse İslâm cemiyetleri bu iki mesajdan uzaklaştıkça fevkalâde ağır yaralar almışlardır.

Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, tamamladığı yüce eserini mutlu bir tabloda seyretmenin hazzı içinde idi. Ve artık evrenin sonsuz boyutlarına yansıyarak ilâhi aşkın ihtişamına yansıyacaktı. Böylece Efendimiz, mutluluk çağının son noktasından evrenlerin bitmez boyutlarına yansıyordu.

B) EFENDİMİZ BEŞERİYETİN VE EVRENLERİN SONSUZLUĞUNA YANSIYOR

Fahr-i Kâinat Efendimiz, çok yakın dostları içinde son hadisini emrediyordu:

- Bir kul,dünyada kalmakla bana dönmek konusunda muhayyer bırakıldı. O bana dönüşü seçti. (Hadis-i Kutsî)

Bilindiği gibi, hadis-i kutsilerde mütekellim, yani söyleyen çoğu kez Cenab-ı Hak'tır.

Hz. Ebû Bekir, hadisi işitir işitmez, Efendimizin sonsuzluğa yansımak üzere olduğunu anladı ve yüreği parçalanırcasına ağlayarak;

- Aman ya Resûlallah, ben, evlâd-ı iyalim sana kurban olalım. Tüm insanlar sana kurban olalım, ne olur gitme, diye yalvardı.

Ancak ilâhi emir, ilâhi sevda öyle kesindi ki, saniyelerin bu müthiş sahneyi geciktirmeye takati yoktu. Ve öteki evren sahifesinde Hz. Azrail, Allah'a yalvarıyordu:

- Aman ya Rabbi, ben Kâinatın Fahr-i Edebisine nasıl giderim, bu istisnai bir olaydır. Beni görevden affet.

Fakat Allah:

-Ya Azrail, sevgilim, Muhammedim kulluğun maverasından haz alır. Gitmezsen gücenir, buyurdu.

Bu kez Azrail:

- Ya Rabbi hangi motifle gideyim ki, O'na sevimli görüneyim.

Allah buyurdu ki:

- Dıhye şekline intikal et, Habibim onu çok sever.

Ve sabahın erken saatlerinde Efendimizi hane-i saadetlerine bir ziyaretçi geliyordu. Dıhye sanılan biri.

Ve Efendimiz: «Refik-ı âlâ, (Güzeller güzeli dost'a)» sözleriyle evrenin tüm boyutlarına ve inananların sevda dolu gönüllerine yansıyıverdi. Bu andan itibaren Efendimizin sırrı gönüllerden gönüllere sevgi dalgaları hâlinde coşacak, insanlık şerefi, ahlâkı, kesiksiz yücelip duracaktı.

Allah, kendi güzelliğini Fahr-i Kâinat'ın sırrı içinde mü'minlerin gönlünde seyredecekti.

Beşeriyet her şeyini bu intikale borçludur. Elma vitaminini, havanın oksijeni enerjisini, Efendimizin bu sonsuzluğa yansıyan sırrı içinde insanlığa bahşeder. Topraktaki mikrop bu sır aşkına azotu durup dinlenmeden işler. Ve yağmur bu sır aşkına gözyaşı gibi sıcak ve sevgi doludur.

Dıhye, Efendimizin âlemlere yansıdığı günün ikindiye yakın bir saatinde, acı haberi alıp, bağrı yanık gözü yaşlı, çılgın gibi hane-i saadete geldiklerinde oradakiler:

- Sen sabah buradaydın, o zaman ne telâşın ne de üzüntün vardı, dediğinde şaşkın bir vaziyette:

- Vallahi ben Medine'de değildim. Şimdi geldim, şimdi duydum, perişanım, demekten kendini alamadı.

İnsan güzelliğine ait ne varsa, medeniyeti neler simgeliyorsa, hepsi Fahr-i Kâinat Efendimizin getirdiği şerefli insan motifinden ibarettir. Beşeriyetteki «Muhammed» imzası insanlığa ait şereflerin tümüdür.

Şimdi gönül penceresinden sönmeyen ve hiç sönmeyecek olan Nur-u Muhammedî'yi ötelerin ötesine doğru izlemeye çalışacağız. Ve kaderin gergefinde Efendimizin sırrının beşeriyeti nasıl karanlıklardan çıkardığını seyretmeye çalışacağız.

Evet, Efendimiz, âlemlere rahmet sırrı içinde evrenlere yansıdı. Sonsuz mekânlarda ilâhi rahmeti perde perde dalgalandırdı. İlâhi aşkın bu benzersiz bayrağı evrenlere rahmet zaferini müjdeledi.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Haluk Nurbaki | Efendimiz'in İnsanlığa Getirdiği Rahmet

MUTLULUK ÇAĞINDAN SONSUZA

Fahr-i Kâinat Efendimiz, âyet-i kerime'de açıkca bildirilen rahmet sırrını temsil etmektedir:

«Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik»

Fahr-i Kâinat Efendimiz, mutluluk çağının sonunda evrenin sonsuzluğuna yansıyınca, O'nun âlemlere rahmet sırrı evrenin zaman ve mekân nakışlarındaki her noktasına intikal edivermişti. İnsanlar hangi inançtan olurlarsa olsunlar, Efendimizin getirdiği rahmet sırrından eksiksiz müstefittirler.

Onun getirdiği ilkeler, mutluluğun vazgeçilmez anahtarıdır. Özellikle çağımızda tüm insanlar, bu ilkelere farkında olsunlar olmasınlar, büyük bir iştiyakla koşmaktadırlar. İlme, insan haklarına saygı, sağlığa değer verme, kadın haklarına hürmet, bunların en göze batanlarıdır.

Ne çare ki, insanoğlu Fahr-i Kâinat Efendimizin lütfedip getirdiği bu güzellikleri, zaman perdesine aldanıp, kendim keşfettim sanır. İşte bu üçüncü bölümümüzde Fahr-i Kâinat Efendimizin getirdiği ahlâki ilkelerin zaman içinde yavaş yavaş toplunılara nüfuz ederek nasıl yerleştiğini inceleyeceğiz. Yine bu bölümün ikinci bahsinde de, âyetin çok şumûllü, yani yaygın olan mânâsını tanımaya çalışacağız. Çünkü âyet-i kerime çok net, kesin ve tartışmasız bir mesaj getirmektedir. Ne, «Biz seni mü'minlere rahmet olarak gönderdik», ne de, «seni beşeriyete rahmet olarak gönderdik» diyor; aksine, apaçık bir şekilde:

«Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyuruyor. 0 hâlde, bu rahmet sırrı içinde melekler, cennet, ruhlar âlemi, Ledün âlemi gibi farklı mekânlar olduğu gibi, evrenlerin bilinmezliğindeki tüm mekânlar da dahildir.

Bütün bunları çok cılız çizgiler hâlinde kavrayabileceğimiz aşikârdır. Ancak bu sayede Efendimizi tanımaya henüz adım atmış olacağız.

A) İLİM VE ONUN KUTSALLIĞI

Yüce kitabımız, «Oku» emri ve ilmin kutsallığını tebliğ ile inzâle başlamıştır. Cenab-ı Hak, Efendimize Kur'ân'ı tebliğe başlarken; Efendimizin beşeri görevini bize tanıtmıştır. Sûre-i Alâk'ın 1-5'nci âyetleri: Bir yandan ilmi insanlara zorunlu bir ibadet kılarken, aynı âyetler insanlara ilmi Allah'ın öğrettiğini bildirerek ilmi kutsallaştırmıştır.

Efendimiz, her vesile ile erkek-kadın her inananın mutlaka okuyup yazmasını emretmiş, âlimin mürekkebini şehidin kanı ile bir tutmuştur. Daha önemlisi, ne Kur'ân ne de Efendimizin hadisleri ilmi tanımlarken kesinlikle din ilmi olarak ayırmamış, aksine genel anlamda ilmi kutsal saymıştır. Efendimiz:

«İlim Çinde de olsa gidin öğrenin» «Hakikat ve ilim, Müslümanın kaybolmuş malıdır, nerede bulursanız alın».

Hadisleriyle, ilmin evrensellik kavramını ilk defa insanlığa tanıtmıştır. Hatırlayacağınız gibi, Bedir harbi esirlerine bile «okuyup yazma öğreten hürriyetine kavuşacaktır» fermanı ile ilme verdiği önemi emsalsiz bir şekilde sergilemiştir. Hiç kimse Efendimizin ilmi her şeyden üstün tuttuğu gerçeğini inkâr edemez. Düşününüz ki, Efendimizden bin yıl sonra İtalya'da Galile «dünya dönüyor» dediği için idam talebi ile yargılanmıştır. Ancak sözünden dönerek idamdan kurtulmuştur.

İslâmiyet'in ilme verdiği önem, Horasanlı Cabir kanalıyla Cebir ilmini, Birûni kanalıyla Fiziği, İbn-i Sinâ kanalıyla Biyolojiye dayalı Tıbbı doğurmuştur. Bilim tarihi konusun

da tarafsız bilgilere sahip olmamamıza rağmen; bütün Batılı tarihçiler, teknolojinin temelinde yatan bu üç bilimin, yeryüzüne bu üç İslâm âlimi tarafından hediye edildiğini kabul etmektedir. Daha önemlisi, İslâmiyet'in ilme verdiği bu kutsallık, îtibar kesinlikle Rönesans'ın doğuşunda tek faktördür. O zamana kadar, kilise taassubu ve büyücülük çılgınlığı içinde tam bir karanlığa bürülü olan Avrupa, İslâm cemiyetlerinin özündeki ilme saygı ve bağlılık ilkesini keşfederek, gözündeki perdeyi kaldırmıştır.

Bu bahsin anahtarı olan, Efendimiz âlemlere rahmet sırrı içinde kim ilmi kutsal saymış ise, o daha gelişmiştir. Alâk Sûresi'nin başındaki ilk beş âyet de, dikkat edersek:

«O insana bilmediğini öğretti» emri ile ilmin bütün insanlara has ilâhi bir nimet olduğunu, beşeriyete yaygınlığını dile getirmektedir.

Bugünün dünyasının insanlık adına, şüphesiz en üstün zaferi ilimdir. Bu ise, Efendimizin, âlemlere rahmet olan sırrı içinde yaşayan mucizesidir. Efendimiz dünyaya teşrif etmeseydi ve Kur'ân gelmeseydi, ilim hiçbir zaman kutsallaşamayacak, bugünkü hürriyetine kavuşamayacak ve insanlar Avrupa Orta Çağının zulmeti altında mutsuz yaşıyor olacaklardı.

İbn-i Sinâ'nın, kendisinden yedi asır sonra, «Kanunname-i Tıp» isimli eseri Avrupa'ya gelmeseydi, hastanelerde hastalara hâlâ tütsüler yapılacaktı. Horasanlı Cabir'in Cebir kitabı kendisinden bin yıl sonra, Fransızların eline geçmeseydi, Biruni'yi Batılı öğrenip Fiziği tanımasaydı; çok daha önemlisi, Kur'ân'ın emrettiği ilmin kutsallığı ilkesi bütün dünyada duyulmasaydı, araştırmacılar hâlâ büyücü diye yakılacaktı.

Bazı bilim adamları bugünkü ilmin hür ve bağımsız saltanatını fikir cereyanlarıyla ilgili saymak isterler. Hâlbuki, bilim tarihçileri çok iyi tesbit etmiştir ki; Batı dünyasında önce akılcı bilim; fizik, kimya, biyoloji inkılâpları doğmuş, sonrada bu bilimlerin getirdiği gerçekler, Batı'nın kördüğüm olduğu skolastik düşünceye baş kaldıran fikirleri doğurmuştur.

Efendimizin âlemlere rahmet sırrı içinde olayları seyretmenin egzersizini kazanırsak, ilmin 19'ncu asırdaki bunalımlı patlama devrinden sonra, çağımızda nasıl Allah'a götüren sihirli bir nefes olduğunu sezeriz. Müsbet ilimdeki patlamalar, çağında, yani geçen yüzyıl, peşinde inkârcı, materyalist, marksist düşünceler de sürüklemiştir. Ama bakınız: İçinde bulunduğumuz yılların bilimi, tek tek Kur'ân âyetlerini açmakla görevli bir mucize hikmetini âşikar şekilde taşıyor. Böylece, Kur'ân'ın, neden ilmi kutsallaştıran âyetlerle başladığını gönül gözü açık olanların görmemesi mümkün değildir.

Çağımızın, ilim açısından bulunduğu noktada fizik, astrofizik ve biyoloji açısından neden Müslüman bilim adamalarının sahneye hakim olmadığını düşünmek, kendi kendine sorup durmak, olayları dış yüzünden seyretmenin vazgeçilmez bir yargısıdır. Olayları gönül penceresinden seyredenler ise, şu üç nokta üzerinde telâşsız, gönül ferahlığı ile olayları iç yüzünü sezmektedir:

a-) İlim Efendimizin sırrıdır ve Efendimiz tüm âlemlerin, tüm beşeriyetin rahmet anahtarıdır. İnsanların bir kısmı farkına varmasa da,

b-) Bugünkü teknoloji ve medeniyetin temeli olan fizik, matematik, biyoloji anahtarlarını bilime, Horasanlı Cabir, Biruni ve İbni Sinâ hediye etmiştir.

c-) Henüz ilmin mavesarında son sözü kimler söylemiştir, ya da söyleyecektir, o noktaya gelmedik. Ama şu anda kavrıyoruz ki, ilmin merkezine doğru yaklaştıkça, Allah'a îman, Kur'ân mucizelerine hayranlık hızla artmaktadır. İlme yaklaşımda öyle bir noktaya geleceğiz ki; yeniden Kur'ân mucizesi bir kez daha ihtişamını gösterecektir.

B) EFENDİMİZİN HAYAT BİÇİMİNE GETİRDİĞİ RAHMET

Bugünün tıbbı, daha da ilerleyip birçok bilinmezi çözse, en sağlıklı hayatı tanımlamaya çalışsa; Efendimizin yaşayarak bize uyguladığı Kur'ân emri; sağlığın altın anahtarları olan temel ilkeleri aşabilir mi?

Abdest, oruç, namaz, ağız sağlığı, her türlü pislikten arınma, bu temel ilkeler tek tek incelendiği takdirde, insan sağlığı açısından daha mükemmel disiplinlerin getirilemiyeceğini net bir şekilde fark ederiz. (Kur'ân Mûcizeleri isimli eserimizde bunları tek tek inceledik."

Şimdi Efendimizin yaşantı biçiminden, yine sağlığın değişmez kaynaklarını daha ayrıntılarla izleyelim:

a-) Doymadan sofradan kalkmak, üzüntülü ve kederli zamanlarda yemek yememek, sofraya kesinlikle dostlarıyla birlikte, onlar yoksa aile efradıyla birlikte oturmak ve mutlaka yalnız yemekten kaçınmak.

b-) Kaynağı belli olmayan yiyecekleri, bayat yiyecekleri, domuz etini, kanlı eti yememek, alkolden kaçınmak.

c-) Ağız sağlığına titiz bir şekilde îtinâ göstermek. Günde üç kez misvak (doğal diş fırçası) kullanmak.

Her türlü hayvansal ve beşeri salgı (ifrazat) bulaşmasından uzak kalmak. Bulaşmışsa bunları ciddi olarak temizlemek.

d-) Koşmak, yüzmek, güreşmek gibi sporları genç yaştan itibaren uygulamak.

Bu maddeler içerisinde saydığımız sağlık ilkeleri, Efendimizin net emirlerine dayanan olaylardır. Mesela Efendimiz koşma sporunu bizzat kendisi hayatı boyunca yapmış, gerek eşi Âişe annemizle, gerek arkadaşı Ebû Bekir Efendimizle hemen hemen haftada iki kez yarış yapmıştır. Diğer sporları da arkadaşlarına ve Müslüman gençlerine tavsiye etmiştir.

e-) Bebekleri anne sütü ve anne sevgisiyle büyütmek.

f-) Her türlü vesvese, kuşku, kuruntu ve telâştan uzak kalarak ruhsal yapısını zinde tutmak.

g-) Hastalıklarda bitki menşe'li ilâçlar kullanmak. Perhize çok ciddi şekilde riayet etmek.

Bal, kuru üzüm, hurma gibi sağlığı koruyucu besinleri devamlı olarak alarak daima güçlü kalmak.

h-) Kendine zulmetmemek, dini amaçla bile olsa ifrata giderek kendinde baskılar yaratmamak. Evlenmek, beşeri ihtiyaçların, aşırılığa kaçmadan, hepsine uygunluk göstermek.

i-) Yaşadığı beldede yeşil bitki örtüsü bulunmasına dikkat etmek, imkân varsa bahçesinde mutlaka ağaç yetiştirmek. Oturacağı yörede zeytin, incir gibi meyvaları yetiştirecek iklim şartlarına ve iyi içme suyunun bulunmasına dikkat etmek.

Fahr-i Kâinat Efendimizin bu sağlık kavramları, çok olumsuz şartlarda yaşayan Müslümanları çağlar boyu sağlıklı ve güçlü kılmıştır. Unutmayalım ki, temizliğini hayranlıkla seyrettiğimiz Batı, 70 yıldan bu yana yıkanmayı ve dişini fırçalamayı öğrenmiştir. Endişe ve korkuların yarattığı streslerin vahim neticelerini ancak günümüzde fark etmiştir. AIDS belâsı yüzünden belden aşağı temizliği ancak son yıllarda bilimsel olarak zorunlu kabul etmiştir. Ne yazık ki, hâlâ sokak ayakkabısıyla yatak odasına girme çirkinliğini atamamıştır.

Efendimizin, «Rahmeten lil âlemin» sırrı, mutluluk çağından günümüze kadar dalga dalga yayılıp genişleyerek, tüm insanlığı mucizevi bir şekilde temiz yaşama konusunda da istila etmiştir.

Efendimizin tanımladığı hayat tarzı:

«Bugün ölecekmiş gibi âhiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi, dünya için çalışın» yasası, bugün insanların tartışıp içinden çıkamadıkları en sağlıklı hayat biçimi değil midir? Çünkü biyoloji, psikoloji ve sosyoloji ilimleri ortaklaşa bir gerçeği ortaya koymuştur: İnsan, duygusal yanı ile hayat çıkarları arasında bocalamaktadır. Yani bir nevi vicdanla menfaat çelişkisi içindedir. Yukarıda arz ettiğim hadis ise, içinden çıkılmaz bu çelişkinin tek reçetesidir. Böylesine nefis bir hayat çizgisini Fahr-i Kâinat Efendimizden başkası tanımlayabilmiş değildir. Unutmayınız, ancak duygularıyla, hayat mücadelesi arasında denge kurabilenler mutludur.

Efendimizin tıp bilimine kazandırdığı yorumu tanımlarken, kitaplarımızda sık sık «Biyolojiye dayalı Tıp» tanımı kullanıyoruz. Bu tanımdan, İbni Sinâ'nın Batıya öğrettiği tıp kanunlarını (Kanunname-i Tıp) kastediyoruz. Zira İbni Sinâ'nın bu hedefleri, Osmanlı dilinde «Tıbb-ı Nebevî» dediğimiz Efendimiz tıpla ilgili emirlerine dayanmaktadır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin, sağlık konusunda verdiği direktiflerden bazı örnekler vermek istiyorum. Bu örneklerde 14 asır önce Efendimizin tıp biyolojisi açısından ne kadar açık mucizeler verdiğini göreceksiniz:

a-) Sıcak ülkelerde, bu arada Arabistan'da göz hastalıklarına pek sık rastlanır. Özellikle kronik konjoktivitler (iltihaplar) bu bölgelerde körlüğe kadar giden büyük problemler yaratır. Bu tarz kronik göz iltihabı taşıyan ashab, Efendimize başvurduğu zaman, Peygamberimizin tavsiyesi akla durgunluk veren bir tedavi tarzıdır. Efendimiz aynen şu tavsiyede bulunmuştur:

«Bir mantar alıp, küflenmeye bırakınız, sonra da ince bir şiş alarak önce ateşte iyice ısıtın. Kendi hâline terk ederek soğumasını bekleyin. Soğumuş şişi küflenmiş mantara sürdükten sonra gözünüze çekin».

Mikrobu ve antibiyotiği bilmeden böyle bir tavsiye mümkün müdür? Fakat Efendimiz âlemlere rahmettir.

b-) Efendimiz bir emrinde: «ara sıra aksırınız, eskimiş hastalıklarınız iyileşir» buyurmuştu. Uzun yıllar anlaşılamayan bu hikmet, aksırma refleksinin hormon merkezlerini kontrol eden hipotalamus'tan geçtiğinin anlaşılması üzerine kavranabildi.

Beyin anatomisinde ve fizyolojisinde böylesine usta bir bilgi yine Efendimizin âlemlere rahmet sırrında gizlidir.

c-) Hasta hayvanlara şefkat gösterilmesi konusunda verdiği bir emirde «çok ağır hasta hayvanlara bile su verin» buyurmuştu. O sırada bir ashab onların ölü ya da ağır hasta olduğunu nasıl fark edeceklerini Efendimizden sorması üzerine, Efendimiz, çok modern bir ölüm tanımı yaptı:

- Karaciğerinde su bitmemiş her canlı henüz ölmemiş sayılır. Bunu siz tesbit edemezsiniz. Bu yüzden bir hayvan ne kadar hasta olursa olsun su verin, buyurmuştu.

Çağımızda, organ nakilleri dolayısıyla biyolojik ölüm çok tartışılmaktadır. Ve ölümün derinlemesine üç katta vuku bulduğu anlaşılmıştır. Ölümün ilk katı ve daha yüzeysel olanı, kalp ve solunumun durmasıdır. Ölümün daha derin katı, beyin fonksiyonlarının durmasıdır. Ölümün son ve mutlak katı ise, karaciğer fonksiyonlarının durması, suyun işlenmez hâle gelmesidir. Efendimizin ölümü tarifte verdiği kriterin azametini görüyor musunuz? Normal olarak, ashabın sorduğu soruya Efendimizin «soluğu kesilmiş» diye cevap vermesi lâzımdı. Hâlbuki Efendimiz, çağlar ötesine bir mesaj göndererek ölümü tarif etmektedir.

d-) Efendimize kadar veremliler evlerin kuytu köşelerinde ölüme terk edilirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz, böyle uzun süren ateşli öksürüklü hastaları çobanların yanına gönderdi, böylece hem sirayet büyük ölçüde önlendi, hem de veremliler bir tür paravantoryum tedavisine kavuştular. Asırlar boyu, verem, İslâm ülkelerinde fevkalâde az görüldü. Tabii bunda İslâmiyet'in temizliğe ve biraz önce zikrettiğimiz sağlık kurallarına uymasının rolü büyüktür.

e-) O çağlarda cüzzamlılar vahşi bir ölüme terk edilirdi. Efendimiz, onlarla konuşarak hatta bir defasında onlarla yemek yiyerek cüzzamda bulaşmanın sanıldığından zor olduğunu gösterdi. Buna rağmen bir hadislerinde: «Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız» buyurdu. Asırlar sonra 18'nci asrın sonunda tıpta «FACİES LIONALİS -Aslan yüz-» tanımı geldi. Çünkü cüzzamın teşhisinde en büyük belirti: cüzzamın tam bir aslan çehresine benzemesidir.

f-)Fahr-i Kâinat Efendimiz, yeryüzünde ilk kez, temel karantina yasasını getirmiştir:

«Bir yerde kolera ve veba var ise, o beldeye girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde bu hastalıklar çıkmışsa, o beldeden çıkmayınız.»

Ayrıca Efendimiz, birçok hastalık tarifleri ve bunlara uygun pek çok ilâç tanımları yapmıştır. Bunlar hem İbn-i Sinâ'nın kitabında hem de Tıbb-ı Nebevî denen kitaplarda vardır.

Şüphesiz ki, asıl önemli olanı, Efendimizin bir Peygamber olarak tıp ilmine verdiği önem, ona koyduğu müthiş kurallardır.

Muhterem okuyucularım, Fahr-i Kâinat Efendimizin insan sağlığına getirdiği bu mucizevi motifleri 14 asır öncesinin dünyası üzerinde düşünün. O devirde yeryüzünün her ülkesinde hastalıklar, cinlere perilere ve sıcağa bağlanır; halk büyücülerin çılgın gösterilerine sağlığını emanet ederdi. Şuna iyice inanınız ki, Efendimizin getirdiği sağlık kuralları, özellikle suyun altın değerinde olduğu Orta-Doğu'da akıl alır formüller değildi. Ve ancak Efendimizin âlemlere rahmet olan sırrı içinde seyredilebilir.

Eğer Efendimiz yeryüzüne teşrif etmeseydi, ne ilim bugünkü seviyesine gelir, ne de insan sağlığı bugünkü merhalesine ulaşırdı. Bizler hâlâ biraz daha değişik formasyonlu büyücüler elinde perişan olurduk.

C) EFENDİMİZİN AHLÂKA GETİRDİĞİ HÂRİKA YORUM

Efendimizden önce ahlâk tam bir perişanlık içinde idi. Daha önce gelen semâvi kitapların ahlâk yasaları, yanlış yorumlarla çıkarcıların arzu ettiği istikamette saptırılmış, toplumdaki tüm etkinliğini kaybetmişti. Ahlâk, ya zenginin haklı gururu, ya da fakirin zorunlu aczi sanılıyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, ahlâk kavramında müthiş bir reform yaptı. Ahlâkı, şartların etkisiyle değişkenlik kazanan bozuk motifinden çıkardı. Bu yüzden, Fahr-i Kâinat Efendimizin getirdiği ahlâk kavramı yorumunda, kesinleşmiş bir ilâhi yasa zindeliğini görüyoruz. Fahr-i Kâinat Efendimiz, ahlâkı, insanların bir arada yaşama prensipleri çizgisinden çıkararak, insanın Allah'a karşı zorunlu ibadeti hâline getirdi. Efendimize göre, ahlâk ibadetin özündeki en değişmez davranış biçimidir. Bu yüzden insanın yücelmesi ve şerefi ancak ahlâk sorumluluğu içinde mütalâa edilebilir. Şimdi Efendimizin ahlâka getirdiği yorumu ana maddeler hâlinde özetliyorum:

a-) Ahlâkın çıkış noktası ittikadır. Yani insanın Allah'a karşı saygı sevgi yönüyle kazandığı bir sorumluluk duygusudur. İnsanlar, Allah'ın kendisine verdiği «en şerefli mahk» uygun biçimde davranmaya mecburdur. Hiç kimse kendi başına hayalî bir yaşantı biçimi seçemez. Dünyanın şartlarına boyun eğerek yaşamak yerine; kulluğun şerefli bilincini kullanarak şartları kendi fazilet duygusuna boyun eğdirir.

b-) Ahlâk, kuru kuru bir zaaf ve suskunluk biçimi değildir. Aksine, tüm hayatın bilinçli şekilde uygulanan nâzik bir bilançosudur. Sırasında merhamet, sırasında cesaret, hattâ vatanı için savaşmak ve ölmek ahlâkın ta kendisidir. Efendimiz, ahlâkın en güzel bir ibadet olduğunu dile getirirken, «zâlimin zulmüne karşı boyun eğmemek, bu zulmü onun yüzüne vurmak» emrini misal getirmiştir.

Tüm insanlara karşı sonsuz merhamet ve sevgi, Efendimiz ahlâkının en net çizgisidir. Ama bu çizgide yukarıda arz ettiğim gibi, zâlime boyun eğmek silikliği yoktur.

c-) Ahlâkın insan varlığında yaşayıp devamlı hâle gelebilmesi için, Kur'ân'ın emrettiği bir takım temel prensiplere kesiksiz uymak zorundayız. Yani bir kimse:

1- Yalana kesinlikle paydos demedikçe.

2- Emanete sadakat göstermedikçe (hayatı boyunca kendine verilen bir görevi ciddiyetle yapmadıkça)

3- İnfak etmedikçe (Allah'ın verdiği tüm nîmetleri insanlarla paylaşmadıkça) ahlâklı olamaz. Görüntüsündeki yapmacı jestler, kendini ve çevresini aldatan buz üstündeki çizgiler gibidir.

4- Her insan dirilip hesap verceğine inanmadıkça, ahlâki davranışları göstermeliktir.

d-) Kur'ân'ın şiddetle yasakladığı büyük günahlardan; zinâ, adam öldürme, içki ve kumar gibi alışkanlıklardan uzaklaşmadıkça ahlâki çizgiler oturmaz.

e-) Efendimizin ahlâka getirdiği en vazgeçilmez unsurlardan biri de tatlı dil ve güler yüzdür. Hiç kimsenin hiçbir mazeretle kalbi kırılmayacak, küçük düşürülmeyecektir.

Bu temel ahlâk kavramı yorumunu, insanlığın gelmiş geçmiş tüm düşünürleri bir araya gelse, değil hazırlamak, hayâl bile edemezler. Marksistlerin «toplum gelişir, ahlâk değişir» görüşü, böylesine çok ciddi bir yorum karşısında ancak hazindir. Nitekim bugün marksist ülkeler bile ahlâk konusunda Efendimizin getirdiği temel ilkelerin cılız kopyaları peşindedir. Rüşvete karşı konan ağır cezalar, alkol yasağı bunlardan sadece birkaç tanesidir. Eğer marksistler gibi düşünenler varsa, yani toplumdaki gelişmelerin yeni ahlâklar getireceğini sanıyorlarsa, belki yüz yıl sonra dönüp dolaşıp Ahlâk-ı Muhammediyeye erişebileceklerdir.

Efendimizin dünyaya teşrifleri, eski çağın kapanıp son çağın başlamasını temsil etmektedir. İslâm tanımınca «âhir zaman» dediğimiz, karşılığı «son çağ» olan bu devir, Efendimizin doğduğu andan itibaren başlamıştır. Onun için ahlâk kavramı, Efendimiz tarafindan en muhteşem zarf içinde sergilenmiştir. Dikkat ederseniz, Batı'nın kendi tamamıyla son çağa geçişi, Rönesans olayıdır. Rönesans ise yine Batı'nın Türk-İslâm medeniyetine ayak uydurma devrimidir. Bu, bizzat Batı'nın kendi tanımı ve teşhisidir. Tabii bu çok ciddi ve bilimsel tahlillerimiz, ahlâki kavramları, fahişeliğin yaygınlaşmasıyla paralel görenler için değildir. Tüm hayatını ilkel evrim inancına bağlayıp, toplumlarda manevi değerleri tek tek yok ederek, kendi özledikleri çirkin devre dönmek isteyenler, vahşi sırtlanlar gibi yaşamayı evrimin bir halkası sananlar, ahlâk kavramı üzerinden ellerini çekmelidir.

Efendimizin âlemlere rahmet sırrının, yeryüzünün ahlâk değerlerine yansımasına gelince:

Yukarıda tanımını yaptığım kişilerin yeryüzünde evrim çılgınlığı perdesi arkasında ahlâkı tahrip etme çabalarına rağmen, hâlâ yeryüzünün büyük kısmı, toplumların ahlâklarına sıkı sıkıya bağlıdır. Bugün Amerika, medeniyetin ve hürriyetin temsilciliğini yapmak iddiasında ise; bu, halkının hâlâ kiliseden gelen temel geleneklere bağlılığından güç almaktadır. Ve bütün tahriplere rağmen Batı'nın toplum yapısının sağlıklı olarak ayakta kalması kesinlikle dini ahlâklarına bağlı kalmalarıyla sıkı sıkıya irtibatlıdır. Yeni çağın bütün sosyologları, toplum yapısının ayakta kalmasında bir numaralı faktörün mânevî değerlere saygıdan ibaret olduğunu kabul etmektedirler.

İşte Fahr-i Kâinat Efendimizin, âlemlere rahmet olan sırrından en ince hikmetlerden bir tanesi bu noktada gizlidir. Mesele, burada, Batı'nın kilise sayesinde ayakta kalması meselesi değildir. Çağımızda mutsuzluktan yılgın insanoğlunun, kaçınılmaz bir içgüdü tesiri altında manevi huzur ve değerleri aramasındadır. Bu duygu ise, ister istemez insanlık sevgisine ve manevi değerlere doğru tüm milletleri çekmektedir. Bizzat kendi toplumumuzda bile, büyük çoğunluk anne ve babalarından bir din kültürü almadıkları hâlde; dini inançlara büyük bir ilgi, onun getirdiği ahlâka karşı derin bir hasret duymaktadır. Bir bakıma bu yeni kuşaklar, tüm dünyada Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet sırrı içinde bir gönül rüzgârına kapılmış gibidir.

Elbete bu rüzgâr onları önce kendi inançlarının merkezlerine çekecek ve sonra da daha derinlerde özlenen ahlâk kavramına götürecektir. Çağımızın hikmetlerini, Efendimize ait bu mucize sırrında büyük bir hayranlıkla izlemeliyiz.

D) İNSAN HAKLARI VE HÜRRİYET

Efendimiz bir gün yanına üç kişiyi alarak ashabının yanına geldi:

- İşte bana en yakın kişiler. İnsanlık derecesi en üst düzeyde bulunanlar, buyurdu. Bu üç kişi:

Hz. Bilâl (Habeş kaynaklı köle) Hz. Selman (İran kökenli köle)Hz.Suhayb (Rum asıllı köle)

Efendimiz, bu emirleriyle hem ırk, hem renk farkını, hem de sosyal sınıf farkını tümüyle kardırıyordu. Buna rağmen, insanları sınıflandırmada hârika bir kavram getiri.yordu. İnsanların yücesi faziletçe, ahlâkça yüce olandı. İnsanların hiçbir karakter çizgisi böylesine net tanımlanamaz. Fiziğinde, biyolojisinde ve sosyal sınıfında mutlak eşitlik, buna karşılık fazilette yücelme.

Fahr-i Kâinat Efendimizin ilk İslâmi eğitimi yaptığı Erkam'ın evinde verdiği ilk mesajlardan birisi «insanların doğuştan eşitliği» ilkesidir. Ve bu eşitliğin hayat boyu onların en vazgeçilmez hakkı olduğu yeryüzünde ilk defa Efendimiz tarafından Erkam'ın evinde açıklanmıştır. Daha sonraları Medine Beyannamesi'nde bu ilke, farklı inanç grubundaki insanların bir arada mutlu yaşamasını hedef alıyordu. Çeşitli dinlerde ve inançlarda insanların, Medine Beyannamesi'nde Müslümanlarla aynı hürriyet haklarına sahip olduğunun ilân edilmesi, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi'nin 14 asır önce Medine'de yakılan ateşidir.

Nitekim, Birleşmiş Milletler Beyannamesi hazırlanırken, çeşitli kültürler ayrı komisyonlarda inceleniyordu. İslâm kültürünü inceleyen komisyon başkanı, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesinin en ciddi kaynağının Medine Beyannamesi olacağını bildirmişti. Gerçekten Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesinin temel ikinci ve üçüncü maddeleri Medine Beyannamesi'nin bir yankısıdır. Efendimizin âlemlere rahmet olan sırrı, zaman düzleminde sanki 20'nci asrın ortasına yansıyıvermişti. İnancımız odur ki, Marksist engellemelere rağmen, bütün milletler Medine Beyannamesi'nin hedef aldığı insan hakları ve hürriyetine mutlaka kavuşacaktır.

Daha bu yüzyıl içinde sağlanan, fakat bir türlü uygulanamayan savaş esirleri ve sivil halkla ilgili Cenevre Andlaşması'nın çok mükemmel şekli olan; Efendimizin Bedir Savaşı'nda esirlere ilişkin bildirisi, gerçekten âlemlere rahmet sırrının muhteşem bir vesikasıdır. Bir kez daha bu bildiriyi hatırlayalım:

a-) Yaşlılar, çocuklar, hastalar ve kadınlar, din adamları (bu madde Mûte Savaşı'ndan alınan talimattır) savaş dışı tutulacaktır.

b-) Savaş sırasında geçmiş olaylar bahane edilerek, ya da başka mazeretler gösterilerek, kesinlikle zulüm yapılmayacak, intikam güdülmeyecektir.

c-) Esirler kesinlikle bağlanmayacak, dövülmeyecek, hiçbir nedenle mânevi baskı ve işkence yapılmayacaktır.

d-) Esirler, normal askerin yiyecek ve suyundan, Müslüman askerlerinin aynı miktarda eşit olarak istihkakından yararlanacaktır.

Evet, bakalım binlerce komisyon toplansın, böylesine insanî bir anlaşma yapıp uygulayabilecek mi?

İşçi haklarına gelince: Fahr-i Kâinat Efendimizin işçi hakları konusundaki emirleri öylesine yüksek seviyededir ki, ne kapitalist, ne marksist yaklaşımlarla işçiyi bu açıdan görüp, ona saygı göstermek, hiç birine nasip olmamıştır. Fahr-i Kâinat Efendimizin işçi ücreti konusunda temel direktifi, işçinin razı edilmesi ve alın terinin helâllaşılmasıdır. Bu konuda, Efendimizin en ufak tâviz vermemiştir. Mutluluk çağında birçok ashab, işçilerin çok fazla ücret istediği şeklinde Efendimize yakınmışlar, Efendimiz bütün bu başvuruları reddederek:

- Madem onu çalıştırdınız, terinin diyetini razı olana kadar ödemek zorundasınız, buyurmuştur.

Hakkın korunması açısından aynı katı tutum, mülkiyet hakları konusunda da görülmektedir. Su yolu, camii gibi tamamen kutsal amaçlı istimlâklarda bile Efendimiz, mülkiyet hakkını esas saymıştır. Türk İslâm Tarihi'nde camilerin yapılışı sırasında pek çok gayri müslim, mülklerine akıl almaz paralar isteyerek zengin olmuşlardır. Elbette Efendimizin emirleri istismarlara kanat açmak hedefini gütmemektedir. Fakat mülkiyet hakkına gösterilecek saygı, hür olmanın temel ilkesi olarak kabul edilmiştir. Çağımızın en ileri hukuk ilkelerinden birisi olan bu prensibi ilk kez Efendimiz bildirmiş ve hassasiyetle takip etmiştir.

Önceki bölümlerden hatırlayacağımız şekilde Medine'nin içme suyunu bile getirtirken bir müşrike Hz. Osman tarafından astronomik paralar ödenmiştir.

E) KADIN HAKLARI VE EFENDİMİZİN ÂLEMLERE RAHMET SIRRI

İslâmiyet'in geldiği yıllarda yeryüzüne bir göz atarsak, kadın haklarının insanlığın yüz karası olduğunu görürüz. Roma, Bizans, Çin, Hindistan, Orta-Doğu, İran, Habeşistan ve Mısır'da durum aynıdır. Bütün bu ülkelerde kadınların ne sosyal, ne ekonomik, ne kişisel hürriyetleri olmadığı gibi, dinî görev yapma hakları bile yoktu. Buda Dinî'nde kadınlar mabede sokulmaz, birçok Hıristiyan ülkede kadınlar İncil'e el süremezdi. Yine bu ülkelerin yüzde doksanında kadınların miras hakkı yoktu.

Yine Erkam'ın evinde, İslâmiyet'in daha ilk ayında Efendimizin kadınlar konusundaki emri bomba gibi patlamıştı. «Kadınlar, ekonomik haklar dahil, tüm hürriyetler açısından erkeklerle eşittir. Hiçbir kız kişisel rızası olmadan evlendirilemez».

İslâmiyet'e savaş bayrağı açan müşrikleri en çok kızdıran, Efendimizin kadınlara getirdiği bu eşitlikti. Nitekim, müşrikler ilk toplantılarında İslâmiyet'e karşı çıkıp onu eleştirirken:

- Kadınlara eşitlik getiren bir din kabul edilemez, diyorlardı.

Bu ana prensibin ilânından sonra Medine'de kadınlara ekonomik hürriyet ilân edildi. Bu ana ilke Efendimizin muhtelif emirleriyle şu ana noktaları içeriyordu: Kadınlar mallarına ve kazançlarına tam bir hakla sahiptir. Bir erkek, sadaka ve zekât vermek amacıyla bile olsa, kadının kazancına ve malına el süremez.

Kadınlar, ticarette ve kazanç elde etmede hürriyete sahiptir. Kadınlar özellikle ticari konularda kendi paralarını ve mülklerini kocalarına sormadan kullanabilirler.

Şüphesiz ki, Efendimizin kadınlara getirdiği en önemli hürriyet, daha doğrusu hak, ilim öğrenme ve öğretme hürriyetidir. Mutluluk çağı bölümünden hatırlayacağımız üzere Hz. Âişe annemiz, ashaba Hukuk ve Fıkıh dersi vermiştir. Hz. Ömer devrinde hadis kitaplarına intikal eden bir olay, Efendimizin kadınlara verdiği ilim hürriyetini ne güzel sergiler. Hz. Ömer, kendi halifeliği devrinde camide hutbe okurken:

- Muhterem mü'minler, mehirleri (boşanma tazminatı) çok arttırdınız, bu böyle giderse boşanma imkânsızlaşacak, dedi. Caminin arka kısmında uzun boylu, yüzü çilli bir mü'min hanımefendi ayağa kalkarak:

- Ya Ömer, Kur'ân sizin söylediğiniz gibi söylemiyor, «mehirleri talep edilen şekilde verin» diye emrediyor, siz ya­nılıyorsunuz, dedi.

Ve Hz. Ömer, halife olarak, Kur'ân'ı iyi bilen bir ilim adamı olarak bu hanımefendiye cevap veremedi. Ve «siz haklısınız» demekle iktifa etti.

Yine mutluluk çağından hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Medine çarşısının baş denetçisi olarak Hz. Şifâ annemizi görevlendirmişti. Yine hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, muhterem kerimeleri Fâtıma annemize ve kahraman savaşçı Nesibe annemize yaralı tedavi etmeyi öğreterek ilk hemşireliği kurmuştu.

Muhterem okuyucularım, Efendimizin kadın hakları konusundaki davranışları, aile hayatı içinde zerafeti, sonraki yüzyıllarda İslâm cemiyetleri içerisinde neden aynı tempo ile yürümemiştir? Sorusunun cevabı, şüphesiz bu kitabımızda tartışılamaz. Ancak şu iyi bilinmelidir ki, kadınların iffet ve şerefleri kadar kutsal olan hakları, bizzat Efendimizin kanat gerdiği çok kutsal bir konudur. Bu konuda yanlış eğitilmiş bazı inananlar boş yere rahatsız olmaktadır. Tesettür dahil her türlü iffet ve şeref kadının vazgeçilmez meziyetleridir. Ancak unutulmamalıdır ki, İslâm'ın tanımladığı inanan kadın: her türlü hakka eşit biçimde sahip, hür, son derece bilinçli bir iffete sahip kadındır. İslâmiyet, kendinden habersiz, bilinçsiz, esir tipi inanan kadın motifini kesinlikle reddeder. İslâmiyet, îmanı öyle güçlü bir faktör saymıştır ki, bu îmana sahip bir mü'min kadının hiçbir yanlışlığı yapmayacağına inanır.

Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınlara okuyup yazma ve ilim öğrenmeyi emreder miydi?

Eğer öyle olmasaydı, Efendimiz kadınları hususi şekilde eğitir miydi?

Eğer öyle olmasaydı dinin yarısını Âişe'den öğrenin buyurur muydu? Hz. Âişe ile sık sık koşu yarışı yapar mıydı?

Iffet ve namus kavramlarıyla hürriyet ve temel hakları birbirine karıştırmak pek hazin bir gaflettir. Çağımızda bilinçsiz bir iffetin yaşaması mümkün müdür?

Burada çok önemli noktayı tekrar hatırlatmak istiyorum. Yeryüzünde kadınlara hitap eden ilk yazılı belge Kur'ân'dır. Ve o zamanın müşrikleri Kur'ân'ın her konuda kadınlara da ayrıca hitap etmesini bir türlü hazmedememişlerdir. Kur'ân'ın bu sırrı Efendimizin âlemlere rahmet hikmeti ile birleşmiş, asırlar ötesinde kadın haklarına dönüşün sırrı olmuştur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Kasım 14, 2006

Haluk Nurbaki | Efendimiz'in Âlemlerin Diğer Mekanlarına Yansıyan Rahmet Sırrı

A) AHİRETE YANSIYAN RAHMET

Efendimizin âlemlere rahmet olan sırrı içinde en kolay kavrayabileceğimiz hikmet, ahirete yansıyan rahmet sırrıdır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir andan bu dünyada öğrettiği güzel ahlâk yolu ile bizlerin ahirete ak yüzle gitmemizi sağlarken, bir yandan da, kulluk gereği yaptığımız hatalardan dolayı ahirette göreceğimiz cezalara mahşerde şefaat perdesi olacaktır.

Efendimizin bize bu konuda verdiği teminat, rahmet sırrının tam bir ihtişamıdır:

«Gönülde bir hardal tanesi (en küçük zerre demektir), îmana olanı cehennemde bırakmam».

Efendimizin cennetteki rahmet sırrına gelince: Ahirete intikal noktası olan kabir, yine Fahr-i Kâinat Efendimizin rahmet sırrı içinde aşılacak bir geçittir. Ondan sonraki berzah ise (zaman tüneli) ancak Muhammedî pasaportla aşılabilen zor bir yolculuktur. Fahr-i Kâinat Efendimizin mânâ âlemindeki «Yâsin» ismi, cennet hazzının anahtarıdır. Efendimizin cereyanı olmadan cennetteki sonsuz güzelliklerin, ışıkların, kokuların hazzı alınamaz. Bu hikmet; hem Yâsin'in dördüncü âyetinde, Allah'ın «aziz ve rahim» olan sıfatlarıyla Efendimizi bizlere Peygamber olarak tanıtır; hem de aynı sûrenin «Allah'ın selâmını» bildiren âyetinde işaret edilir. Şüphesiz ki, Efendimizin mü'minlere yansıyan en önemli rahmet sırrı, bir mü'minin Efendimizi görme mutluluğudur. Her mü'min Efendimizin bu rahmetini farklı fazlarda tadar.

a) Rüyada, ya da yarı uyku hâlinde iken Efendimizi görmek,

b) Bizzat dünyada, dünya gözü ile Efendimizi görmek,

c) Son nefeste Efendimizi görmek,

d) Mahşerde Efendimizi görmek,

e).Cennette Efendimizi görmek.

Mânâ âleminde, bu çeşitli fazlarda görmelerin en anlamlısı, Efendimizi dünyada dünya gözü ile görmek olarak kabul edilir. Ancak burada Efendimizi dünya gözü ile görmek için, mutlaka mutluluk çağında yaşamak gerekmez. Büyük tarikatların kurucuları İslâm yüceleri, kendi devirlerinde Efendimizi mutlak görerek ondan talimat alma şerefine ermişlerdir. Yine mânâ ilimlerinin temel bir yasasına göre: Kalbin sırrı içinde her Fâtiha okuyuşta mutlaka Efendimiz beşeri hâliyle görülür. Bu sonsuz bir mutluluktur.

Nur-u Muhammediyi görmek ise; çok farklı bir intikaldir. Nur-u Muhammedî, insanı hazzından bayıltan parlak siyah renkte tecelli eder. Derinlerde bir noktadan başlar, tecelli eder. Sonra tüm boyutları ve insanı istilâ eder. Nur-u Muhammedî tecelli eder etmez, tarifi imkânsız bir koku tüm benliğimizi sarar. Bu kokunun benzeri olmamakla birlikte, mânâ âleminde bu koku; çok tatlı bir gül kokusuyla amber ve öd ağacı kokularının karışımına benzetilir. Bu hikmetin bir küçücük yansıması, bütün parfümlerin temelinde gül yağının bulunmasından anlaşılabilir.

Nur-u Muhammedi'yi; Hz. Ebû Bekir Efendimiz mağarada, Hz. Ali Efendimiz Mekke'nin fethi sırasında, Hz. Zeyd Taifte müşahade ettiler.

Hz. Hatice annemiz, hasret anlarında Efendimizin dönüşünü evinin damında beklerken hissetti.

Fâtıma annemiz, Efendimizin mutluluk çağından âlemlere yansıdığı anda bu nura ve kokuya gark oldular.

Fahr-i Kâinat Efendimizin rahmet sırrından mü'minlere lütfettiği en büyük hikmet ise, Elest meclisinde bütün mü'minlere kıldırdığı namazdır. Mü'minler, Efendimizin nurunu ve kokusunu aldıkları an, Ezelde hâlâ devam etmekte olan bu muhteşem namazın saflarında kendilerini seyredeler.

Efendimizin mü'minlere olan rahmet sırrında, yine çok önemli bir tecelli de hakikî namaz kılınırken, gönüllerinde Efendimizin okuduğu Fâtiha'yı işitmelerindedir.

Allah, Fahr-i Kâinatın rahmet sırrından, O'nun nurundan ve kokusundan bizleri ayırmasın.

B) MADDESEL EVRENLERDE RAHMET SIRRI

Genelde, maddesel evrenler denince, semâlar da mekân tutan evrenler kastedilir. Ancak, bu mekânların maddenin dar boyutlarını yansıtması şart değildir. Diğer kitaplarımızda da değindiğimiz gibi, semâların sonsuzluğunda dünya boyutlarından farklı nice evren mekânları vardır. Daha dar bir tanım yapmak istersek: Galaksileri temsil eden dev dünyalardan, atom çekirdeğini temsil eden minik dünyalara kadar, sonsuz boyut iskeletlerinin temsil ettiği muhteşem uzay.

Birinci bölümde anlattığım gibi, elestte Efendimiz, «Evet Rabbimizsin» hamdını yaptıktan sonra Cenab-ı Hak, tüm varlıklara; bu arada cisimlere,ışınlara hamd sırrından bir raks verdi. Elektronlar, nükleer çekirdek etrafında elektromanyetik varlıklarını korumak için, müthiş bir fizik gayret içinde elips yörüngesinde raksa başladılar. Yörüngenin, elektrona nazaran kıble olan çekirdeğin çevresinde elips biçiminde olması, elektronun her an, ayrı hesaplar yapmasını gerektirir. Saniyede yüz bin kez dönüşün sonsuz anlardaki hesabını yapmanın imkansızlığı ortadadır. Fakat elektronlar, Fahr-i Kâinat Efendimizden müthiş bir kopya almıştır: Hamd sırrı. Bu yüzden, manyetik şipin dediğimiz bir hareket yaparlar. Bu, elektronun çekirdeğe doğru eğilmesidir. Bu hareket, hamd sırrı içinde, elips yörüngede seyretmenin tüm matematik zorluklarını giderir.

Allah, Efendimize «Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyururken, «tüm varlıklara kulluğun sırrını, yani hamd niyazını sen öğrettin» demektedir. İşte böylece, gerek dev mekânların galaksileri ve güneşleri, gerekse minik dünyaların atomları, ilâhi aşkın rahman tecellisinde hamd niyazına kapılmıştır. Hepsi sonsuz mahreklerde yüzer, dururlar (Yâsin Sûresi Âyet:40).

Sûre-i Rahman âyet 29'da Allah: «Göklerde ve yerde olan herşey, O'ndan ister, O(Allah) her an yeni bir tecellidedir». İşte bu hikmet içinde; her varlık, Efendimizin ahlâkı olan, Fâtiha'daki kulluk istianesini (yalvarışını) yaparak, hayatını devam ettirir. Nitekim, Prof. Poul Davies'in son yıllarda tesbit ettiği gibi; galaksileri temsil eden dev güneşler ve etrafındaki gezegenler, galaksilerin ekseni etrafında dönerken, muhtaç oldukları enerjileri eskiden sanıldığı gibi, kendi cazibelerinden almazlar. Aksine, evrende tesbiti mümkün olmayan sonsuz kaynaklardan alırlar.

Göklerin en büyük esrarı olan bu olayda, Efendimizin rahmet sırrından doğan kulluk hikmeti yatar. Efendimiz, madde ve mânâ hayatında bu yüzden kulluğun mutlak temsilcisidir. Ve her varlığa kulluğun hamd sırrını kopya vererek, onlara rahmet olmuştur.

Birbiri içinden geçen milyarlarca yıldız ailesinden kurulu galaksilerin, bir tek cazibe felâketi göstermeden evrenin etrafındaki raksı; hep Allah'a yakarma cereyanı sayesinde, Efendimizin âlemlere rahmet sırrındandır.

C) EFENDİMİZİN MELEKLERE RAHMET SIRRI

Melekler Adem'e secde ettiler. Bu, onların teslimiyetlerindeki nazlı itaatlarını sergiliyordu.

Ne var ki, melekler mutluluk çağını izlerken, bu secdenin hazzına ve doyulmaz zevkine vardılar. İşte bu müthiş haz, Efendimizin melekler âlemine yansıyan rahmet sırrından bir hikmettir.

Böylece melekler, zaman ötesindeki titreşimlerinde Efendimizin Elest'deki hamd niyazında, bir kez daha bayram ettiler. Elest'ten mutluluk çağına ve sonra da ebediyete kadar, zikirlerde bir coşku doğdu. Melekler Efendimizi mutluluk çağında seyrettikten sora, öylesine bir haz sırrına erdiler ki, tüm boyutlarda zikirleri muhteşem bir senfoni gibi dalgalandı, durdu.

Evrenlerin sonsuz mekânlarında dayanılmaz bir fon müziği gibi, meleklerin besteleri Efendimizin rahmet sırrından ebediyetlere yansıdı.

Mü'minlerin aşk dolu zikirleri, şehitliğe koşan imanları, meleklerin nazlı titreşimlerinde Efendimize salâvat besteleri yarattı. Hani, bir kameramana, fevkalâde muhteşem bir olayın kayıt görevini verirsiniz de, olayı kaydeden kameraman, o olayı yaşar ya, işte melekler de mutluluk çağında; tüm hârika olayları içinde yaşayarak zevkten zevke yansıdılar.

Cebrail'e Kur'ân'ı inzâl zevki, Efendimizden yansıyan büyük bir rahmetti. Efendimiz yeryüzüne teşrif etmese idi, Cebrail Levh-i Mahfûz'un muhteşem şifresi olan Kur'ân'ı tebliğ şerefine eremeyecekti

Azrail, her mü'minin emanetini alırken, işittiği Kelime-i Şahadet zevkine o kadar âşıktır ki, bir mü'mini son nefeste ziyaret ederken, onu incitmemek için, bir rahmet zevki içinde rikkat kesilir.

İsrafil, Efendimizin mahşere teşriflerini beklemenin büyük heyecanı içindedir. Onun, yıkılan boyutlara yeniden can verecek rahmet sırrını seyretmenin hazzını; mutlaka dirilten müziğini çalarken, duyacaktır.

Kadir gecesi boyutlar yarılıp, arz mekânı sabaha kadar tüm boyutlara açılınca, bütün melekler ve ruhlar, Fahr-i Kâinatı Medine'de koklamanın doyulmaz hazzına koşarlar. Ve her yıl, bu geceyi hasretle beklerler. Bu açıdan bakıldığında, Kadir gecesi, Efendimizi ziyaret açısından Allah'ın meleklere verdiği muhteşem bir davet şölenidir.

Ve bütün melekler, mü'minin gerçek namazında vazgeçilmez bir cemaattir. Mü'min, namazda oturup, Ettahiyyatü okuduktan sonra kelime-i şahadeti tekrar ederken; o mü'minin görülmez cemaati olan milyonlarca melek, hep bir ağızdan bu şahadet'e katılır. Ve Efendimizin âlemlere rahmet sırrından bir kez daha haz duyar.

D) EFENDİMİZİN LEDÜN ÂLEMİNDE RAHMET SIRRI

Ledün âlemi: Sonsuz derinliklerin, mânânın gizli mavera iklimidir. İçimizdeki özden, gönül penceresinden bir yanımızla, gerçekte o âlemde varız. Hayatın gafleti, nefsin gururu ilk anda bu güzeller güzeli âlemle ilgimizi keser. Bu yüzden çoğumuz için Ledün âlemi, bilinmez, erişilmez bir tutkudur Hâlbuki Ledün âleminde, bilinmezliğin sonsuz ikliminde hep gönül rüzgarları eser. Yücelen insanı önüne katıp, incitmeden sonsuzluğa yansıtır.

İşte bu âlemde, her görülen ışık, her varılan menzil, Fahr-i Kâinat Efendimizin sevda cereyanıdır. Ve o, her an yeni bir mü'mini bu sonsuz güzellikler diyarına davet eder. Âlemlere rahmet sırrının tükenmezliği içinde bizleri arar ve bulur. Bu âlem, duymakla duyulanı birleştiren bir mânâ çizgisidir. Gönül penceresindeki bir sevgiyle başlar. Gözyaşlarıyla yeşeren hazlar, onun ölmezlik denizinin dalgalarıdır. Ve sonra sizi birden alıp, hissettiklerinizi net bir hayat ekranına yansıtır. Ve ilâhi sevdanın sonsuzluklarında hazdan haza intikal ettirir, durur.

İşte Ledün âleminin bu erişilmez sırını Fahr-i Kâinat Efendimiz mîraçta mü'minlere bir mekân kılmıştır. Ledün âleminin yaşanması bu yüzden yalnız Fahr-i Kâinat Efendimize sevgi ve intisap şerefine bağlıdır. Ezelden ebede perde perde yaşanan güzellikler, Elest'in bayramından yükselen maytaplar, bizi dünya çölünden alıp, sonsuz güzellikler âlemine yansıtır. Ledün âleminde mü'minin gözlerine öyle derinden bir nur gelir ki, zamanın sonsuz mesafelerini aşarak Elest meclisindeki o ilâhi namazı seyreder. Fahr-i Kâinat Efendimizin sırrının en nazik hikmeti buradadır. İlâhi güzellikleri, onun ihtişamını seyretme kabiliyetini kaybettiğimiz bu dünyada; gönül penceresinde Nur-u Muhammedî bir perde açar. 0 anda Ledün âleminin sırrı içinde mekândan mekâna yansırız. Ta ezeldeki Elest namazını bulana kadar. İşte Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet olan sırrının en muhteşem cereyanı budur. Bir kez Ledün penceresi açıldı mı, zaman sonsuz sür'at kazanır, mekânlar fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi perde perde dökülür ve sonra Efendimizin okuduğu Fâtiha işitilir. Ardından, Elest'in büyük bayramında, ilâhi sedâ, doyumuna imkân olmayan bir beste gibi çalar, durur. Bu, ünlü Elest hadisidir:

«Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.»

Zaten bu hadis, yüce velîlerin bizzat Ledün âleminden aldıkları canlı bir ilâhi emirdir.

Bu yüzden, bazıları, bu hadisin kaynağını hadis kitabında ararlarsa pek mahcub olurlar.

E) EFENDİMİZİN LEVH-İ MAHFUZDAKİ RAHMET SIRRI

Allah, Fahr-i Kâinat Efendimizi Elest'de öyle sevmişti ki; hilkatın yeni fazında bütün varlıkları Efendimizin gönlündeki sevgi sırrı ile yarattı. Hilkatın, yani yaratılışın temel yasalarının kader programlarını kanunlaştıran dev kompüter merkezi; Levh-i Mahfûz olarak bilinmektedir. İşte bu sistemde Allah, sevgili Habibinin hamdini değişmez, bir raks hâline getirdi. Evrendeki maddesel varlıklar da, madde ötesi varlıklar da daima bu sırrın değişmez tasarrufu içindedir. Buradan çıkan sonuçlar, evrendeki çok önemli yasaların ana maddeleridir.

Şüphesiz ki, Levh-i Mahfuz'daki bu rahmet sırrının; atomlara, galaksilere yansıyan câzibe hikmetinden çok ötelerde tecellileri de vardır. Mü'minlerin kaderlerine yansıyan sonu gelmez lütuflar, güzellikler tümü ile Efendimizin Levhi Mahfuz'a yansıyan rahmet sırrından doğar.

Levh-i Mahfuz'a Efendimizin yansıyan rahmet sırrının bir güzel örneği, bütün eşyanın ve varlıkların insana hizmet etme yarışını sergiler. Bu yüzden, bir yandan melekler gönüllerimizdeki sıkıntıları alır, bir yandan çiçekler kuru dünyamızın ruhumuza yansıyan hüznünü giderir. Bütün canlılar, insanın etrafında onu tavaf eder gibi zikreder durur.

Efendimizin Levh-i Mahfuz'a yansıyan bir rahmet sırrı da bizzat biyolojimize nakşolmuştur. Hipotalamus dediğimiz beyin bölgesi, tüm hormonlarımıza hâkimdir. Hayattaki sağlık ve biyolojik mutluluğun anahtarı hipotalamus'un çalışma biçimine bağlıdır. Allah bu merkeze öyle bir şifre koymuştur ki; bu şifre sevgi ve güvenle hipotlamus'u, dolayısıyla hormon sistemlerini en güzel şekilde çalıştırır. Nefret ve korku ise bu sistemi bozup, hormon sisteminde akıl almaz felâketler meydana getirir. İşte Efendimizin Levh-i Mahfuz'a yansıyan rahmet sırrı, biyolojiye öyle bir imza atmıştır ki; ancak inanan ve Efendimiz gibi sevmesini bilenleri biyolojik sağlığını yürütebilir. Aksi ise hüsrana ve perişanlığa mahkûmdur.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, kulluk sırrını, ilâhi çizgiden en net şekilde ayıran, evrenin en usta varlığıdır. Bu yüzden imzasını atarken, hep «Allah'ın Kulu ve Resûlü» olarak kullanmıştır. Kim ki Efendimizi bu nazik hilkat güzelliğinden ayırarak ilâhlaştırmak isterse; Efendimizi hiç anlamıyor demektir.

Dikkat ederseniz, mânâ penceresinden gönüllerdeki sevgi bahçelerinde Efendimizi seyrederken, hep ilâhi san'atın şaheseri olarak hissettik. Zaten Efendimizin en büyük sırrı buradadır. Hıristiyanların gerek Hz. İsa'yı gerek tüm insanları ilâhlaştırmak yanılgısı İslâm penceresinden giremez. Allah, kendi bilinmezliğinin akıl almaz gergefinde, sonsuz tecellilerle yarattığı âlemlerin fonunda öyle bir aşk şarkısı bestelemiştir ki; onu duymadan ne Allah'ı ne muhteşem âlemleri fark etmek mümkün değildir.

İşte Efendimiz, âlemlerin; Allah'ın yarattığı güzelliklerin ufkunda ilâhi bir aşk bestesidir. Bu yüzden o nağmeleri gereği gibi yalnız Allah hisseder. Bizlerin onu nakil ve tanımlarımız bir niyazdan ibarettir: Bütün kardeşlerimiz adına, okuyucularımızla birlikte yaptığımız bir niyaz.

Mânâ bilimlerinde, özellikle Ledün âleminde Efendimizden söz açılınca bitirmek yasaktır. Çünkü O'nun anlatımı, tanımı, ilâhi bestenin sonsuzluklarında sürer durur. Gerçekten satırları bitirmekten hayatım boyunca hicap duyacağım. Ne çare ki, bendenizin gönül penceresinden sizlere yansıma mecâlim sınırlı.

Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimizi tüm evren anlatıyor ve ebediyete kadar anlatmaya devam edecek. Maddesel olan veya olmayan her varlık Allah'ın zikrindeki kulluk hazzını aldıkça, her an elest meclisini hatırlatıyor. Orada, gönüllerimizin sultanı Fahr-i Kâinat Efendimizin müthiş ilâhi bilmeceyi çözerek, hepimize yeniden nasıl var olma zevki verdiğini tekrar yaşıyor.

Allah, hepimize evrenlerdeki bu sonsuz övgüyü duymak nasip etsin. Hepimizin niyazını, ilâhi rahmeti içinde hoş görerek, hepimizi Fahr-i Kâinat Efendimizin şefkat ve şefaatiyle arındırsın.

Allah, Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet sırrı içinde, gönlünde sevgi rüzgarı eserek «Muhammed rüzgarına» kapılan dünyanın yeni ve genç insanlarını, O'nun âlemlere rahmet sırrı içinde, îmanda muvaffak kılsın. Allah, hepimizin gönüllerinde Fahr-i Kâinat Efendimizin hikmetini canlandırarak, bizzat O'ndan rahmet sırları almak nasip etsin.

Kitabımıza başlarken de arz ettim. Fahr-i Kâinat Efendimizi anlatmak, hele O'nu gönül penceresinden tanıtmak ne haddimize! Ancak, bu kitabımızın bir niyaz sırrı vardır. Bu niyazı Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet sırrına sığınarak arz ediyorum:

Allah, kitabımızı okuyan kardeşlerimizin ve bendenizin gönlünde ortak bir aşk-ı Muhammedî'yi lütfetsin. Ve inşaallah, bu sevda ile hepimize, Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, yaratılanların en şereflisi, güzeller güzeli Fahr-i Kâinat Efendimizi hem madde hem mânâ gözü ile görmek nasip etsin.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi