Allah, kendi güzelliğini seyretmek, kendi bilinmezliğinin sonsuz bestesindeki ahenkleri duymak için evrenleri yarattı ve ezel böyle doğdu.
Melekler, ruhlar, nefsler ve gönül ve bunların dekorunda yaşayan bitmeyen güzellikler... İşte ezel.
Cennet hikmetinde seyrettiğimiz sonsuz sevdalar, bin bir ışık, bitmeyen hazlar... ve işte ezel.
İç içe güzelliklerin ilâhi raksında birbirini kovalayan aşkların mekânsız iklimi... ve işte ezel.
Ne boyutlarında madde kafesi
Ne düşüncelerde kâbus
Ne yüreklerde vesvese
Ne umutlarda sönen zaman kaygusu
Ne duygularda ayrılık korkusu
İşte ezel! Taptaze ve serin. Dünyamızın derinlerinde esen seher gibi.
Zaten seher ezelden bir anlık hatıradır bizlere.
Ezeldeki zevk her zerremize sinen dayanılmaz bir sevda nağmesidir.
Ezeldeki boyutlar ve mekân ince bir tül gibi ilâhi raksların peşinde süzülür. Ezelde renkler içi İçe birbirini kovalayan şarkılar gibi canlıdır. Her yeni öykü hayallerin ötesinde yeni bir şehrayin sergiler. Her yaşanan güzellik sanki yeni bir ihtişamın başlangıcıdır. Yine ezelde ayrılık bir güzelden başka bir güzele geçişin türküsüdür. Dünyada, eşyayı esir alan zaman, ezelde zevklere mahkûm.
Gönüllerdeki sevda nağmeleri hep bu ezelden kaçan sessiz hatıralardır. O sonsuzluk dünyasından gelip hafıza bandımızın ardındaki sevda şarkıları bu yüzden derinden sarar bizi.
Evet, Allah kendi güzelliğini seyrediyordu, san'atının sonsuz nakışlarında. İlâhi sevginin her dalgası, yeni bir ihtişamı sergiliyor; sonsuz besteye yeni bir cennet sahnesi ekliyordu. Sonsuz zerrelere can veren bu ezel sırrı, rahman hikmetiyle hep sevdalı, hay sırrı ile hep taze ve canlıydı. Duyguların özünde vedûd cereyanı ile hep aşk besteleri coşkulu. Ve âlâ olan Rabbın sonsuz güzelliği, bitmeyen gönül secdelerinde serili, Raks ve semâ, hem gönülleri enfüsden, hem varlıkları âfaktan sarmış. Hiç bir ufuk, hiç bir çizgi bu sevda ülkesinde sevenle sevileni bilemezdi.
Elbette tüm güzellikler Allah'tandır ve hazlar, sevdalar da O'nun sırrı.
İşte ezelin bu sonsuzluk denizinde bitmeyen ve bitmeyecek olan hikâyesi, gönüllerin ebedi şarkısı gibi yaşar, durur. Kesret, ayrılıklar hep ondan ötede kalışın bitmez acılarıdır.
Bu rüyalardan güzel gerçek hayatın ufkunda, ezelin sinesinde, bir an yeni bir aşk fırtınası doğdu. Her varlığın en derin noktalarından, özünden, dayanılmaz bir hazzın alev alev yakan zevki tüm güzellikleri sarıverdi. Sanki tüm raksların, güzelliklerin her noktasından ışık ışık bir başka senfoni parlayıverdi.
Bu aşk fırtınası neydi? En derinlerimizden bizi saran bir sedâ mı, bir arzu mu?
Ve şiddetinden mekânsız fırlayan bu muhteşem beste, her zerreye ve sonsuz mesafelere yayılıverdi. Ezeli her yerinden titreten, nağmelerin en güzeli, sözlerin en muhteşemi... Evet, Allah emrediyordu tüm mekânların özünden:
— Elestü Birabbiküm (Ben sizin rabbiniz değil miyim?).
Bu aşk fırtınasının bestesi, bu muhteşem sedânın bitmez dalgaları hâlinde sonsuz zaman ufuklarına yayıldı. Yitirdiğimiz hâfıza bandı arkasında, izlerini gönül ekranında sezdiğimiz dayanılmaz sevda ve cazibe hep bu muhteşem sedâyadır. Zaman başlar, akar biter, fakat aşk fırtınası bitmez.
Bilmediğimiz mutluluğu bu yüzden çağlar boyu arar, dururuz. Bu yüzden cennet kokuları âşıkları sarhoş gibi dolaştırır aramızda. Ve yüreklerimizde bu yüzden esrarlı bir özleyişin nağmeleri titreşir, durur.
Bu yüzden güzeli arar, bu yüzden çırpınan yüreğimizin ardından çılgın gibi koşarız. Bu yüzden aşklar, sevdalar taze baharın sırrında nokta nokta dolaşır dünyamızda. Ve ezel bu yüzden hep hasrette yaşanır, tükenmeyen ayrılık acısı hep bu yüzdendir.
B) ELEST MECLİSİ
Evet, şimdi ezelin billur sînesinde alev alev yanan, nur nur parlayan ve idraklerin her noktasında soluyan bir beste vardı:
— Elestü Birabbiküm.
Bütün varlıklar enfüslerinden ve âfaklarından onları saran bu müthiş ilâhi sevda bestesi ile sarsılıyordu. Ve herşey sanki sonsuz bir hazzın doyulmaz ateşinde kavruluyor ve eriyordu.
Sonra bu haz, müthiş bir haşyete döndü.
Ve sonra varlıkların, boyutların, ruhların sonsuz sahillerinde mecaller tükeniverdi. Dayanılmaz güzelliklerin mekânlara zerre zerre alevlenmiş gibi bu muhteşem nağmenin sırrında eridi.
Bu müthiş emir öylesine kudretliydi ki, sanki her varlığın içinde yeni bir an yaratıyor, sonra da susan her noktayı mekânda siliyordu. Varlıkların özünde ışıklar tek tek sönüyor, sonsuz yokluklara dönüyordu.
Düşüncelere mecal veren idraklerin özünde bile yalnız bu ilâhi sevda emri çınlıyordu:
— Elestü Birabbiküm.
O ana kadar yalnız seyredilen ve yaşanan güzellikler, sanki şimdi hayş sırrı ile canlanmış, dile gelmiş, bu ilâhi emir şeklinde yansımıştı. Düşünce ve idrâkın mekânlarında her varlık, ilâhi san'atın binbir parlayışını görüyor, seziyor, yaşıyor; fakat o ilâhi emrin dalgalarına dayanmaya mecâl bulamıyordu.
Çünkü tüm varlıklar idrak mekânlarında bu sedâdan başka dayanacak, tutunacak mecâl bulup, cevap verecek bir nokta bulamıyordu. Her varlığın özünde, bir çıkış imkânı, esrarlı bir kurtuluş umudu titreşiyor; fakat kimse bu meçhul noktayı bulamıyordu.
Evren tümüyle bu emrin ihtişamı ile dopdoluydu. Ruhlar bile sığınıp soluyacak bu meçhul noktayı sezememişti...
Ve sonra tüm varlıklar mecalsiz kül yığınları gibi solmaya başladı. Boyutlar cüceleşti, sonra yavaş yavaş dürülmeye başladı. Mekânlar birbirinden hayal gibi uzaklaşıyordu. Yalnız gönüllerin en uzak noktalarında bir niyaz titreşiyordu. Evet, belki de belli belirsiz bu niyaz dışında her şey soluyor, tükenip bitiyordu.
Bu paniğin nedeni, varlıkların kendi mekânlarında tutunacak bir nokta aramaları idi. Sanki bu ilâhi emre cevap verebilmek için her eşya nefs perdesinde bir mecale sığınmak çabasına düşmüştü. Bu ise gerçekte bir benlik çıkmazı idi. Hâlbuki evren, enfüs ve âfakı ile mekânın her noktasında ilâhi güzellik ve kudretle dolu idi. Ve benlik bu andan itibaren kendine ayrı bir mekân aramak, kimlik aramak gafletini temsil edip duruyor.
Ezelin solgun çehresinde birdenbire bir mûcize doğdu. Sonsuz mekânlarda yeni bir aşk nağmesi raksetti. Yepyeni bir güzelliğin hayat veren câzibesi tutuşuverdi:
— Belî (evet) Rabbimizsin.
Bu sır, Fahr-i Kâinat Efendimizin kalbinden coşup gelivermişti.
Bu hamd seli, evreni yeniden taptaze bir hazza boğdu. Sanki sonsuz güzelliklerin kapanmaya yüz tutan goncası yeniden açılıverdi.
Kimdi ezelin sînesinde bu sedâ nakşı, kimdi bu güzeller güzeli?
Kimdi evrenleri tükenmişlikten kurtaran bu hamd selinin sırrı?
Hamd ihtişamı içinde kulluğun en muhteşem noktasında evreni saran bu niyaz, perde perde gönüllerde titreşen umutları alevlendi. Ona en yakın olanlardan halka halka «belî» niyazları yükseldi. Ruhlar, tek tek yeni doğan yıldızlar gibi bu ışıklardan mecal bulup parladılar. Ve evren Fahr-i Kâinat gönlünde bir gonca gibi açılıverdi.
Ve tüm varlıklar kulluğun sonsuz zevkine erdi...
Mekânlar, renk renk ilâhi güzelliğin sırrından yeni aşk şarkıları besteledi.
Galaksiler, atomlar bu hamdin coşkusu ile semâ ederek kader perdelerinden iniverdiler. Atomların özünde sonsuza dek Allah'ı zikreden, birbirinden güzel şarkılar doğdu. Sonsuz ışık dünyalarında tükenmeyen ışık şölenleri başladı.
Ve cennet perde perde bir gelin gibi ilâhi güzellikleri sonsuz boyutlara sergileyiverdi.
Şimdi ezelde yepyeni bir can, binbir pırıltı raks ediyordu. Ve onların merkezinde, Efendimizin gönlünde hamd niyazı coşuyordu süresiz.
Muhammed'in (S.A.V.) hamdinden tüm evrenlere ışık ışık zikirler yayıldı. Melekler, sonsuz hazların coşkusunu yine mekânların ötesine, yeni âlemlerin sınırsız ufuklarına yaydılar.
Allah, bu büyük bayram gününde Efendimize evrenin en büyük iltifatını yaptı:
— Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'ül-eflâk (Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım).
İşte birinci bölüme temel olan «Ben Allah iken, meleklerimle beraber Peygamberime salât u selâm ederim. Ey insanlar, siz de salât u selâm getirin, ona ileteyim» (1- Enbiyâ Sûresi, âyet: 107) âyeti bu gerçekleri yansıtmaktadır.
Âyet-i kerimenin meleklere yönelen hikmeti, hamd niyazının melekler tarafından sonsuza dek âlemlere yansıtılmasını anlatmaktadır.
Şüphesiz ki Allah, bu yeni doğan ezel sırrı içinde hilkatlere ve sonsuz güzelliklere ilâhi damgasını basarken, sırr-ı Muhammedî'nin hamd niyazını her noktada sergilemiştir. Âyetin son cümlesi ise, inananların «Belî» niyazında hayat sırrı taşıyan bağlılıklarını hatırlatmaktadır.
Salâvat-ı Şerife okuyarak, bütün inananlar, elest meclisinin anlaşılması güç bu hikmetlerini, kaybolmuş hafıza bandının ötesinden; gönül penceresinden seyredebilir. Yoksa insanın kendi başına inandığını sanması, Allah'ın sonsuz hikmetlerini kavradım gafletine düşmesi; elestteki paniğin bir parçasıdır. Bu yüzden îman ancak gönüllerde yaşayan bir hikmettir. Elestte Efendimizin gönlünde doğan hamd niyazı, ancak gönüllere can veren hikmettir. Nefsin perdesinde yaşayanlarsa, Elestteki gafletlerini tekrar ederek, benlik çıkmazında bocalamaya mahkumdur. Mânâ ilimlerinin bile en zor bölümü olan Elest Meclisi konusunu kitabımızın ilk bölümünde aktarmaya çalışmamızın nedeni, işte yaradılışın bu temel sırrına yaklaşmak içindir.
Bu tarzda gerçeğe yaklaşmadan, yüce yaradanımızı, Kur'ân'ı anlayıp imân etmek mümkün değildir.
Tamamiyle mânâ ilimlerinden açtığımız bu pencere yanında, şimdi bir başka pencereden hilkatteki hikmetleri izleyerek aynı noktaya çıkmaya çalışacağız. Böylece derinlerden daha dışa doğru kavranması nisbeten kolay olan hilkat sırlarına hakiki ilmin ışığı altında yaklaşacağız.
C) HİLKATIN ÖZÜNDEKİ SIR
Ezel bir başlangıç değil, hilkatın ta kendisi ve özüdür. Hilkat, sonsuz güzelliklerin, ilâhi tecellilere sevda fırtınası ile yansımasıdır. Ve Efendimizin hamd niyazı ile bu muhteşem hikmetler, ilâhi san'atın akıl almaz zevkinde billurlaşmıştır.
Bu yüzden, ezelin sînesinden fırlayan her yeni hilkat, kulluk hazzını Kalb-i Muhammedî'nin hamd sırrından alır. Ve bu yüzden Efendimizin ilk ismi: Muhammed'dir (S.A.V ).
Yine bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimizin mutlak kulluğu temsil ettiği için; daha doğrusu mutlak kulluğun sırrını bulduğu için ismi yanında daima « Abdühû» , yani «kulu» ismini kullanırdı.
Elestte tüm varlıkların benliğe düşmelerine rağmen, Efendimizin hamd sırrına erişebilmesi, Kalb-i Muhammedî'deki benlikten arınmışlık güzelliğidir. Bu hikmet de ikinci isminde simgelenmiştir: Mustafa'dır (S.A.V ).
Bu ana gerçek bilinince, herhangi bir kulun sonsuz güzelliklere hayran kalıp, Allah sevdasına talip olması hâlinde «Muhammed Mustafa» (S.A.V ) sırrından bir nebze de olsa taşıması gerekir. İşte bu yüzden kulluk hikmetinde hamd niyazı ve arınmışlık bir ölçüdür. Fâtiha'nın evrenleri tarif eden müthiş şifresinde, hilkatın bu en derin sırrı, hamd ile başlayarak vurgulanmıştır. Bu yüzden bütün varlıklar o sırrı tanır ve o sırra salât u selâm eder.
Şimdi ilâhi hilkatın mutluluk çağına kadar ulaşan hikâyesini izleyelim:
Sonsuz hamd raksının dalgalarında bitmez güzelliklerin temsilcisi melekler yaratıldı. Ve sonra evrenin sonsuz boyutlarında binbir âlem sergilendi. Melekler pırıl pırıl şarkılarında hep hamd niyazını bestelediler.
Allah, boyutların binbir gergefinde âlemlerin iskeleti sonsuz mekânları yarattı. Ve sonra zaman ağında ilâhi murad kader programları işledi. Efendimizin hamdinden atomlara besteler indi. Ve bir kudret noktasından galaksiler sonsuz mesafelere sergilendi. Böylece mekânlara ışık ışık, renk renk binbir motif işlendi. Galaksiler cümbüşü öylesine müthiş rakslar peşine düştü ki, hendesenin zihinlerde san'atlaşan tüm görüntüleri, yıldız aileleri şeklinde semâların sonsuzluğunda dekorlaşıverdi.
Bütün bu güzellikler arasında bir başka gezegen vardı, toprağında hikmetler coşan, atmosferi sevdalı, huşû içinde kendi güneşi etrafında hamd raksını bir derviş zevki ile sürdürüyordu. Besbelli güzeller güzeli bir sırra sahipti. Bu, bizim dünyamızdı. Ve Allah o toprağın sırrından bir motif işledi. Sonra da kalbine Efendimizin gönlünden bir mânâ cereyanı bağladı. Ve Âdem'i yarattı. Sonra onu başka mekânlara, cennet güzelliklerine ışınladı.
Acaba, neden toprağa bu sırrı verip, sonra cennet mekânlarına yansıttı Âdem'i?
Çünkü o toprağın atomlarında bir hamd niyazı, aşk şarkısı vardı. Allah, maddenin ölümlü kafesinden bu sevda niyazlarını Âdem'in bedeninde edebileştirmek için, cennet mekânına ışınladı maddeyi.
İşte arzın hikâyesinde bütün moleküller bu gerçeği bilmekte ve büyük bir aşkla insan bedenine koşmaktadır. Bakın nasıl:
Arzdaki bütün moleküller canlının temel yapı taşı olan DNA molekülüne girme yarışındadır. Bu nedenle toprağın sonsuz mikrobu havanın azotunu bitkilere yansıtır. Onlar da birbirinden lezzetli tadlarıyla, birbirinden kuvvetli vitaminleriyle, hikmet dolu ilaçlarıyla süsledikleri varlıkları insan yapısına katmak isterler.
Yoğurt bakterisi kendi neslinin zıddına, fakat insana yarayan binlerce harika enzim ve vitamini bu nedenle insanoğluna hazırlar.
Elma bu yüzden terkibine insanın günlük C vitamini ve iki değerli demir ihtiyacını nakşetmiştir. Sonra da bunları korumak için meyva asitlerini hazırlamış, insanoğlunun midesini bu asitler tahriş eder diye, harika reçetesine karbonat iyonları eklemiştir. Bunun sırrı çok nettir. O da tüm varlıklar gibi, Fahr-i Kâinat hikmeti olan «hamd»ı bir insan bedeninde yaşamaya sevdalıdır.
Allah toprağa hay sırrı verip Âdem'in bedenini yarattığı an, tüm ruhlara birer isim vererek bedenlerinin şifresini; dolayısıyla sîmalarının fotoğraflarını Âdem'in meni hücresine programlamıştır.
Cennetin sonsuz güzelliklerinde yaşayan ruhlar böylece sırası geldikçe beden atına akıverdiler. Ve sonra dünya hayatına milyarlarca öykü sıralandı. Ruhlar bedene ışınlandıkça, gönül merkezlerinden insanlar Efendimizin hamd cereyanına bağlanıyordu.
Sûre-i Tîn'de geçen ahsen-i takvim hikmeti budur. İnsanların dünyadaki zaman eylemine bu ahenk içinde ışınlanması, beşeriyet tarihini temsil etmektedir. Çağların ahenginde, insanların kaderinde hep elestin sırrı hakimdir.
Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere mecal veren «Belî» hamdine en yakından katılanlar, mânâ âleminin kendine has pırıl pırıl yıldızlarıdır. Bu yüceler dizisi, insanlığın şerefi ve övüncüdür. Bu ruhlar zaman düzlemine ışınlanırken, Efendimizin mutluluk çağına hususi surette monte edilmiştir. İkinci bölümde dünya hayatlarını izleyeceğimiz bu İslâm yüceleri, elestte Efendimize yakınlık derecesi açısından muhteşem raks halkalarını temsil etmektedir. İç içe iki dalga hâlinde nakşolan bu yüceleri iki ayrı fazda görürüz.
Elestte, Efendimize en yakın niyazların temsilcilerinde, birinci halkada Efendimize sıhriyet yakınlığı olanları görüyoruz.
Bu ilk halkanın merkezinden dışa doğru dizisi Hz. Hatice ve Hz. Fâtıma annemizden başlar. Efendimiz bu diziyi bite tanıtmak için «Âliabâ» formülünü vermiştir. Yani bu iki annemize ilâveten Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ve Hz. Muhsin. Bu dalganın raks devamı Ehl-i Beyt'le devam eder. Efendimize yakın hamd niyazlarının bir başka halkası ise ilk yakın hamd niyazlarının bir başkası ise ilk Müslümanları temsil etmektedir. Bu halkada Hz. Zeyd, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Şeyma, Hz. Bilâl, Hz. Rukaye, Hz. Caferi Tayyar, Hz. Ammar, Hz. Osman, Hz. Hamza, Hz. Âişe, Hz. Sümeyye, Hz. Nesibe, Hz. Veysel Karâni, Hz. Saad ve Hz. Dıhye de vardır. Ve bu halkalar iç içe devam ederek başta Efendimizin muhterem anne ve babaları Hz. Âmine, Hz. Abdullah olmak üzere diğer ashab-ı güzini temsil eder. Sonraki halkalar âşıkları, velîleri, Peygamberleri sıralar. Mü'minler de net olarak bu halkaların daha sonraki rakslarında mevcuttur.
Kur'ân'ın, Fâtiha dolayısıyla «hamd» niyazı ile başlaması, işte bize elestin bu hikmetlerini yaşamaya davettir. Burada çok özel bir hikmeti de anlatmak istiyorum.
Elest meclisinde âlemler yeniden doğunca: Fahr-i Kâinat Efendimiz, «Belî» diyen bütün mü'minlere bir hamd namazı kıldırmıştı. Aslında Bayram Namazı bu muhteşem namaza bir işarettir.
Elest namazında, Fâtiha'yı Efendimiz okuduğu için, bu sûrenin akışı bir niyaz formu taşır. Cenab-ı Hak Fâtiha'yı sûre şeklinde emir buyurup inzal edince, tüm inananlar işte elestte yaşanan ve motifleri hiç bozulmayan büyük bayram namazına davet olmuşlardır.
Namazın mîraç hikmeti, gerçek mü'minin elest namazına ışınlanması şeklinde de ifade edilebilir.
Hilkatın temel ilkelerinden bir tanesi, sonluluk ile çokluk âlemi arasında yasal bağlantıdır.
Bir varlık, yaratıldığı andan itibaren belli bir mesafede farklı bir mekân kazanmak zorundadır. Ancak, bir yandan da bu mesafe ve kişilik arttıkça eşya belli bir sona yaklaşır. Bir başka deyişle, kişileşme arttıkça yok olmaya doğru sür'atli bir yaklaşım başlar. Bütün ışınlar, atom çekirdeği, galaksiler bu anayasanın hükmü altındadır. Ancak insan çok farklı ve değişik bir varlıktır. Madde atına yansıyan ruhun bekâ ilgisi, daima teklik sırrına bağlıdır. Hâlbuki nefsin benliği, kişiliğini koruma çabası içinde devamlı sonluluğa yaklaşır.
Ruh, ebediliğine rağmen, bedene hapsolduğundan kişilik ve farklılık kazanmış, bu nedenle de bir anlamda fâniliğe mahkûm olmuştur. Hâlbuki Allah insanın kişilik ve benlikten kurtularak sonsuzluğa yansımasını istemektedir. Nefis, dünyadaki benlik ve çıkar kavgası, bir anlamda nefsin elestteki paniğini temsil etmektedir. Çünkü mekânlarda kendine tutunacak bir yer aramakta, bir anlamda kendi varlığını müstakil bir eylem sanmaktadır.
İşte, elest meclisinin fevkalâde önemli olan sırrı bu noktada başlar. Bu mecliste Efendimizin hamd niyazına katılabilenler, nefsin bu yanlış fırtınasından kurtulabilenlerdir. Ancak, elest meclisinde Efendimizin «Belî» hamdından sonra, sıra ile bütün insanlar ayakta kalabilmek için bu niyaza mecburen katılmışlardır. Hâlbuki Cenab-ı Hakk'ın insandan istediği, Cenab-ı Hakk'ı kulluk fazı içinde idrak edip ihlâs ile «Belî» demesidir.
İmtihan niteliğindeki dünya hayatının nedeni, işte bu hamd niyazında ihlâs taşıyıp taşımadığımızın sergilenmesinden ibarettir. Allah yüce kitabında elest meclisinden verdiğimiz söze sadık kalarak mahşere ak yüzle gelmemizi emretmektedir. Demek ki, elest meclisinden genel anlamda bütün varlıklar varlıklarını koruyabilmek için geç de olsa «Belî» demişler, bir anlamda demek zorunda kalmışlardır. İhlâs dolu kulluk ise, bu dünyada îmanımızla ve amelimizle göstereceğimiz zorunlu bir imtihandan sonra ortaya çıkacaktır. Efendimizin kulluk konusuna ısrarla önem vermesi, âdeta her imzasında kulluğu peygamberlikle yan yana anması bu derin hikmete işarettir.
Dikkat ederseniz, elest meclisindeki panik, varlıkların ilâhi güzellik karşısında kulluklarını idrak edememelerinden doğmuştur. Yani varlıklar kendi kişiliklerinde tuhaf bir duygu olan benliğe kapılmışlar, ezelin her noktasında Cenab-ı Hakk'ın tecellisinden başka bir hikmet olamayacağını anlayamamışlardır. İşte Efendimizin ezelden ebede yaratılanların en yücesi olan insanoğluna öğrettiği müthiş sır budur: İnsan, ahsen-i takvimden yaratılmış, evrenin bütün alemlerine açılabilen, yansıyabilen harika bir varlıktır. Ama bu harika varlığın tüm kabiliyetleri Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından yansıyan kudretlerden ibarettir. İnsanın; kendinde, kendine has hiçbir kişilik kuvveti olamaz. Çünkü o kuldur, yaratılmıştır ve onda var olan her şey ilâhi tecellinin yansımalarından ibarettir. Efendimizin öğrettiği bu fevkalâde önemli hikmet, insanın edebiyete yansıyıp mutlu olabilmesinin yegâne anahtarıdır. Bu formül ise Fâtiha'da zarif bir şekilde billurlaştırılmıştır.
Yine bu hikmetler dolayısıyla Efendimiz her türlü mucize ve olağanüstü davranışlardan kaçınmış, yalnız haysiyetli insanın kulluk hamdi içindeki modelini savunmuştur.
İkinci bölümde göreceğimiz gibi, İslâmiyet'in en soylu mücadelesi Uhud Savaşı bu yüzden gerçek bir zaferdir. Yalnız yaradanın sonsuz güzelliğini evrenin her noktasında sezmek, bulmak ve onu yaşamak ilkesi, Efendimizin ezelde bulduğu hamd sırrının kaynağıdır.
Ahlâk-ı Muhammedî böylece hilkatın en hikmetli sırrı olarak doğmuş, sonra sonsuz bir sevgi dalgasıyla edebileşmiştir.
D) ÂDEM VE SONRASI
Ve Allah toprağın aşk şarkıları söyleyen atomlarından Âdem'i yarattı. Sonra ona ruhu ışınladı ve onun gönlüne Fahr-i Kâinat nurundan bir ışık yaktı...
Önce meleklere:
— Onu gezin, buyurdu.
Melekler ışından yaratılmış şeffaf bedenleriyle, Âdem'in hem mikro dünyasını, yani atomlarını ve hücrelerini gezdiler. Hem de makro dünyasını sezdiler. Onun tüm beden inceliklerini, ruh yapısını ve sonra Âdem'in gönlünde yanan nur-u Muhammedî'yi seyrettiler.
Sonra da Allah:
— Ona secde edin, buyurdu.
Melekler, Âdem'in gönlündeki nur-u Muhammedî'yi sezip, o nurun kendilerini elest meclisinde kurtaran hamd niyazından yansıdığını fark ettiler ve hemen secde ettiler.
Şeytan ise gururu yüzünden o nuru fark edemedi. Zaten elest meclisinde de çok sonraki fazlarda «Belî» coşkusuna katılabilmişti.
Ve şeytan ona isyan etti.
Sonra bilinen ilâhi tecelliler ard arda yansıdı. Adem arza döndü. Sonra bütün ruhlara Allah bir beden verip insanlık çağını programladı.
İnsanlar elesti unuttukça, kullukta şaşırdıkça Efendimizin sırrından bir peygamber gönderiyordu. Böylece Nur-u Muhammedî'nin ümmet sırrı, yani milletlerine sahip çıkma hazzı çağlar boyu devam etti. Peygamberler bu sır içinde akıl almaz zorluklara katlanarak insanları uyarma hizmetini sürdürdü durdu.
Yüce kitabımız bu yüzden peygamberlere aralarında fark gözetmeden saygı göstermemizi emretmektedir.
Çeşitli kavimlere tarihin sonsuz derinliklerinde birçok peygamberler gelmiş ve insanları kulluğun mutlu çatısı altına çağırmışlardır. Bu peygamberlere Allah vahiy yolu ile emirlerini göndermiş, bazen suhuflar, bazen de kitaplar vermiştir. Ancak hükümler daima devrinin ve milletlerinin hususiyetleri içinde sınırlanmıştır. Gerçi peygamberler tebliğlerini tüm insanlığa yapmıştır. Ancak, sorumluluğu kendinden sonra gelen peygamber çağına kadar devam etmiştir. Yüce kitabımız Kur'ân ise ilâhi emirlerin tümünü çağların ötesine yansıtmış ve değişmezliğini ilân etmiştir. Hemen hemen bütün peygamberler Efendimizin geleceğini önceden bildirmiş, derin sevgilerini dile getirmişlerdir. Bunlardan çok önemli olan iki görüntüyü nakletmek istiyorum:
a) Hz. İbrahim: Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyaya teşrif edeceğini haber alınca:
«Ya rabbi, Kâinatın Fahr-i Edebisini benim sulbümden halk et» diye kesiksiz duaya başladı. Ve biz, bu yüzden namazda İbrahim'in evlâtlarına salât-ü selâm ederiz.
Bu duanın yüzü suyu hürmetine bıçak Hz. İsmail'i kesmedi, ona diyet olan kurbanı şereflendirip kutsallaştırdı.
Yine bu duanın hikmeti Hz. İbrahim'i Nemrut'un karşısında muvaffak kıldı. «Selâmetle soğu» emri gelerek, Nemrut'un ateşini rahmetli bir suya çevirdi.
Bütün bu hikmetler Fahr-i Kâinat Efendimizin sırrını sezmenin müjdeli nimetleridir.
b) Hz. İsa: Ruhlar âleminde peygamberler tayin edilince, bütün peygamberler sevinç ve huşû içinde coşmuştur. Yalnız Hz. İsa mahzundu. Allah bu hüznün sebebini sorunca, Hz. İsa:
— Peygamber olmaktansa Hz. Muhammed'in ümmeti olmayı tercih ederim, dedi.
Allah da:
— Ya İsa, mademki bu zevki sezdin, seni dünyaya ikinci kez göndereceğim, hem de Müslüman olarak, buyurdu.
Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelme sırrı bu hikmetten doğar.
Hz. İsa İncil okurken «Faraklit» kelimesi geçince (Efendimizin İncil'de geçen ismi) parmaklarını öper, gözlerine sürerdi.
Kur'ân'ın Ehl-i kitaba özellik tanıması hep Hz. İsa'nın Efendimize olan muhabbetindendir. Hıristiyan âleminin, çılgın ve çirkin materyalist akımlar karşısında yine ayakta kalabilmesi, hep bu muhabbetin sırrındandır.
Hz. Mevlânâ'nın Hıristiyanlara karşı gösterdiği özellik hep Hz. İsa'nın Fahr-i Kâinat Efendimize olan muhabbetinden doğar.
Ne yazık ki, bu hikmeti çok derinden sezen Fatih'in davranışlarını bile çağlar boyu anlayıp uygulayamadık. Boş yere kavgaların, düşmanlıkların içinde bocaladık.
İlkel düşünceli haçlı zihniyetini, Hz. Mevlânâ ve Fatih'in dahiyâne sezgileri içinde karşılamak ve bunu devam ettirmek bütün medeniyete çok şey getirir. Samimi bir İsevî ile ateist bir marksisti çok iyi ayırmalı ve Kur'ân hükümlerinin Ehl-i kitaba yönelik ılımlı ilgi hikmetini bulmalıyız.
Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi






